Türkiye’de, her yenilen genelkurmay başkanının yerine geçen yeni biri klişe bir laf eder.
Ve devam eder der ki, “bitireceğiz, kökünü kazıyacağız PKK’nin”.
Bunlar hep “bitereceğiz, kökünü kazıyacağız” diyorlar.
Bu ulu ulu ulu Türk Genelkurmaybaşkanlarına ilişkin geçen sene “Ağla Boşbuğ, Kükre Koşaner” diye bir makale yazmıştım.
O makalenin tamamında şunları demiştim.
“Ağla Boşbuğ, Kükre Koşaner
Bir şu T.C devletine bakın, birde O’nuan kimyasalcı ve ağlayan generali Boşbuğ’a bakın.
Bir zamanlar nasıl esip gürlüyordu.
Bir zamanlar nasıl kimyasal silah kulanıyordu.
Gerilla karşısında yenilince.
Bir zamanlar nasıl entel u mentel kesiliyordu.
O yazardan, bu yazardan paragraflar okuyordu.
Bazı yağdancı kalemşörlerde, balon şişirir gibi şişiriyordular kükreyen Boşbuğ’u.
Boşbuğ da kükredikçe, balonu sönüyordu pııııssssss pıııııssss diye.
Boşbuğ’u seyrederken, Büyükanıt denilen Azamput anımsıyorduk.
Diyorduk ki, ama niye hep aynı filmi seyrediyoruz?
Ya bu T.C generalleri sanki kolonlanmış diyorduk?
Bunlar niye aynı maniyi söylüyorlar?
Bunlar hep “HPG gerillalarını bitirmede kararlıyız” diyorlar.
Hiç bir şey onların dedikleri gibi çıkmıyor.
Bu ne haldir, bu yenilgidir.
Uruğ’dan itibaren yenilen yenilene.
Torumtay yenildi. Güreş yenildi.
Kıvrıkoğlu yenildi. Azamput yenildi.
Boşbuğ yenildi. Ne PKK bitti. Ne de HPG gerillası bitti.
Bitenler, gelirken kükreyenler, giderken ağlayarak giden Boşbuğ gibiler oldu.
Şimdi de kükreyip gelen biri daha var.
Adı Sabahattin Işık Koşener.
O da Boşbuğ gibi Egeli.
O da Boşbuğ gibi Manastır göçmeni.
O da bir Sebatayist. Yani devşirme biri. Yani Türk değil.
O da Kürdistan kimyasal silah kullanmış.
Sivilleri katletmiş bir soykırımcı.
JİTEMCİ bir kontgerilla. Özel Harp Daire’sinde yetişme.
Kükreyerek geldi. Ağlayarak gidecek.
Derler ya “Isıran Köpek Dişine Göstermez”.
Yaşayarak göreceğiz. HPG gerillaları Koşaner’i de yenilen bir general olarak emekliliğe sevedecek.
O’na da Egede bir villada denizi seyrederek yenilgisinin anılarını hatırlamak düşecek.
O Ege’nin mavi sularını seyrettikçe düşünecek.
Ve diyecek ki, ya HPG gerillalarına nasıl yenildim.
Ve bu kahırdan ölecek”.
Bunları geçen yıl yazmıştım.
Benim öngürüm iki yıl daha erken yerine geldi.
Koşaner üç yıl yerine ancak ve ancak bir yıl HPG karşısında durabildi.
Üç yılının dolduramadı.
O’nun yenilgisi, diğer genelkurmaybaşkanlarından üç kat daha fazla oldu.
Şimdi O’nun yerine, daha beş yıl önce planlanan bir konseptle Necdet Özel diye birini getirdiler.
Bu Necdet Özel ,çok çok çok özel biri.
Fetullahçı olduğu için kişiliksiz ve karektersiz.
Aynı zamanda, iktidar için tüm değerleri satan biridir, tüm Fetullahçılar gibi
İnsan olmanın dışında nekadar alçaklık özellikler varsa bu Necdet Özel’de bulunur.
Necdet Özel’de ne bir yiğitlik var nede bir asker cesaret.
Dünyadaki genelkurmaybaşkanları içinde, ondan daha fazla kalleş ve daha daha fazla korkak bir general yoktur.
En büyük cesareti ise alçakça kullandığı kimyasal silahlardır.
O’nun emriyle yapılan operasyonlar ve çıkan tüm çatışmalarda Türk ordusu büyük kayıplar vermiştir.
Türk ordusu çatışmalarda kayıp verince, O’nun talimatıyla bu onlarca çatışmada kimyasal silah kullanılmıştır.
Necdet Özel, bu çatışmalarda, nerede, hangi görevde idi, bu çatışmalar tek tek nerede olmuş, çatışmalarda bu pırpırlı general neler yapmış, hepsini tek tek detaylı bir şekilde dünya aleme duyuracağım.
Bu dünyanın en kutsal görevidir. Hem de kutsallıktan da ötedir.
Fetullahçılık nedir, Fetullahçı bir generalin karakteri nedir, Necdet Özel’in özelinde herkes görecek, okuyacak ve duyacak.
Kürdistan halkına savaş açan, Fetullahcı Cemaatin Kimyasalcı Canilerin Başı Hüseyin Gülerce diyordu ki “neler yapılacağını dost düşman herkes görecek”.
Esas Fetullah Cemaatinin Kimyasalcı Genelkurmaybaşkanı Necdet Özel’in neler yaptığını, dost düşman herkes görecek.
Herkes görecek o zaman, hem Necdet Özel hem de Hüseyin Gülerce’yi, bir cümle Fetullahçıların nasıl dünyanın en alçak kişilikleri olduğunu.
Özgür Bilge
- Ayrıntılar
Silvan’da faşist ordu ve hamisi AKP hükümetinin başlattığı imha operasyonunda yaşanan çatışma hakkında genelkurmay başkanlığı bir açıklama yayımlamış. ‘İhmali’ araştırmış. Aynı gün farklı yayınlarda Mardin’de üç kontranın öldürüldüğü eylemimiz hakkında da kimi sorular sıralanmış. Kendilerince alınan yenilgilerin hesabını yapmaya yönelen bu iki değerlendirme esasında neye hizmet ediyor? Bu, işimiz değil.
Eğer mümkünse gerilla hakkında, yaptığı ve yapabilecekleri hakkında var olan cehalete bir ışık tutabilmek işimiz.
Gerillanın eğitimi, iradesi, tecrübesi hakkında az çok savaşla ilgilenmiş herkes bir görüş sahibidir. Bu görüşün içinde öne çıkan yan ise gerillanın her açıdan askerden daha üstün ve yetkin olduğu yönündedir. Şüphesiz bu görüş öyle sıradan masa başı söylenmiş sözler değildir. Geçmiş savaş pratiklerinin değerlendirilmesiyle ulaşılan bir sonuç. Yani NATO’nun en büyük ordularından biri olmakla övünen, en güçlü polis gücüne, özel harekata, jandarmaya, MİT’e, Jitem’e, geniş bir korucu ordusuna sahip olan bir devlet karşısında bunca sene savaşma gücünün ortaya çıkardığı bir sonuç. Daha doğrusu tüm bu güçlere rağmen daha da güçlenen, profesyonelleşen, taktik ve teknik açıdan, moral ve motive açısından kendini geliştiren, yenilmezliği yanında etkili ve güçlü darbeler vurabilen bir güç olmasının ortaya çıkardığı bir sonuç.
Böylesi tespitleri sivil-asker tüm devlet yetkilileri dile getirdi, getiriyor. En son özel harekatçılara devredilen savaş tartışmalarında da açığa çıktığı gibi ordu yenilgiyi de kabul etmiş durumdadır.
Velhasıl, demek istediğim ordunuz, güvenlik adını taktığınız baskı güçleriniz gerillayla baş edecek düzeyde değildir.
Neden mi?
Çünkü gerilla algılarınızın ve anlayışınızın ötesinde var olan bir duruştur. Bir çizgi, bir felsefedir. Bu felsefeyi anlamaya çalışmak onun gibi yaşayıp, onun gibi düşünmek, hissetmekle mümkündür. Bunu bilemez, gerillanın özellikle Kürdistan’da gerilla olmanın ne demek olduğunu, ne anlam taşıdığını bilemezseniz onun hakkında söyleyeceğiniz, eylemleri hakkında söyleyeceğiniz her şey de boş olur.
Gerilla her şeyden önce haklı ve meşru bir savunma savaşı yürütmektedir. Orantısız güç, gereksiz şiddet peşinde koşan insan topluluğu değildir. Amaç-araç ilişkisini çok iyi özümsemiş, yaptığı eylemin ve pratiğin tamamen amaç hizmetinden olmasına dikkat eden bir güçtür. Bu kendisinde var olan içselleştirdiği ideolojik bakışıyla bağlantılıdır.
Sanıldığının aksine gerilla sabah akşam klasik ordu eğitimlerinden geçmez. Gerillanın eğitimi düşünsel, ideolojik alandadır. Yani sizin o terörist olarak adlandırdığınız insanların bir cebinde kitabı, bir cebinde bombası durur. Kitapsız, yönsüz ve yolsuz değildir.
İkinci olarak gerilla iradeli insan demektir. Bir lokma, bir hırka felsefesiyle yaşayan çağdaş dervişler konumundadır. Yetinmeyi bilir. Çok istemez. Gerekirse günlerce aç, susuz, uykusuz kalabilir. Ama bu onun hareket kabiliyetinde, vuruş gücünde herhangi bir eksiklik, hata yaratmaz. Çünkü o hareketinin, eyleminin bilincinde olan insandır. İnsani zaafların, nefsinin esiri olmaz. Beşeri ihtiyaçlarını, güdü ve duygularını sürekli kontrol altında tutabilen insandır gerilla.
---
Gelelim tartışma konularına. Şu kadar asker vardı, şu karakol vardı da nasıl görünmedi? Nasıl ellerini kollarını sallayarak geldiler de gittiler? Yok efendim yangın çıkmış da, duman yayılmış da gerillalar öyle kaçmış. Hatta kaçarken kendilerine ait olmayan beş tane cenazeyi de götürmüşler. Ne yapacaksak 5 kontranın cenazesini?
Tüm bunların tek bir amacı var. Dezenformasyon. Bilgi kirliliği yaratmak. Kısacası halkı ve kamuoyunu kandırmak, kandırmaya yardımcı olmak.
Bu tabii ki insan yaşamı gibi bir konuda ciddiyetsiz yaklaşım olarak da adlandırılabilir.
Gerillanın hareket tarzı ve taktiklerini deşifre edecek değiliz. Vay öyle değil de şöyle oldu demeyiz, onu beklemeyin. Ama şunu söyleyeyim ki bilen biliyor.
Bir dönemler her ağacın arkasından bir gerillanın çıkacağı korkusu, her gölgenin gerilla olacağı korkusu vardı. Bir dönemdir geri cephelerde mevzilenen, çatışmadan uzak duran, eylem yapmayan gerilla profiline o kadar aldanılmış olacak ki gerillanın yapabilecekleri hakkında düşünmek bile gelmemiş milletin aklına. Sanki gerilla bitmiş, savaş kabiliyeti sıfırlanmış gibi ele alındı.
Bu korku öylesine derindir ki geçmiş yılları hatırlayanlar o dönem gazetelerinde hep rastlamışlardır. Filan yerdeki askerler katırı taradı, 8 inek öldürüldü, bilmem domuz sürüsü nedeniyle askerler sabaha kadar etrafını taradı. Bunun bir adım ötesi de sivillerin, köylülerin taranması, bombalanması oldu. O yüzden gidip bir genci öldürdüler ya en son. Pusuda duran, hakim olan, gerillayı beklediğin iddia edenler kalkıp bir genci vurdular. Bu o korkunun eseridir.
Gerillanın temel esprisini söyleyeyim. Her yerdedir, hiçbir yerdedir. Onu göremez, duyamaz, önceden bilemezsin. Öyle heronlar gördü, vay istihbarat alındı, birileri ihbar etti de kesin oradadır; canım o kadar karakolun, köyün arasından geçiyor nasıl görünmezler gibi hükümler, yargılar yerinde değildir. Yok öyle bir şey. Gerillanın kendi hatası olmazsa siz onu tespit edemez, göremez, yakalayamazsınız.
Ne tekniğiniz, ne insan gücünüz, ne tecrübeniz buna elverişli değildir. Zihniyet ve paradigma ise zaten buna yanaşamaz bile. O yüzden her birkaç senede bir aynı taktikler, araçlar, yöntemler ısıtılıp ısıtılıp topluma sunuluyor. Gerillayla böyle başa çıkamazsınız, kurtulamazsınız. Nafile…
Gelin size bir sır vereyim.
Gerilladan, bizden kurtulmak mı istiyorsunuz? Gerillanın bilinmezliğinin verdiği korkudan sıyrılmak mı istiyorsunuz?
O zaman gerillanın savunduğu Kürt halkının, onun Önderinin sözlerine kulak verin ve özgür demokratik bir statü isteyen halkımızın haklarına ulaşması için elinizden geleni gösterin.
Ha, bunu yapamıyor musunuz? O zaman sessizce köşenizde oturun ve dil uzatmayın her şeye. O zaman kirli ellerinizi bu ülkenin üzerinden çekin. O çirkin yüzlerinizi görmeyeceğimiz bir yerde durun.
Yok, bunu yapmaz da ısrarla yeminli düşman, özel savaş elemanı olacağım, toplumu yanlış bilgilendireceğim, kafasını karıştıracağım, arada da Kürtlere bol bol küfür edeceğim diyorsanız gerillayı çok daha yakından göreceğiniz günler yakındır. Öyle bilmem ne kadar güvenlikli şehirlerde, bilmem ne özel güvenlik görevlilerinin koruduğu sitelerde yaşıyor olmanız çok bir şeyi değiştirmez. Özeli, geneli, tüm savaşa hizmet edenler, yağdanlık olmaktan gurur duyanlar iyi bilsin. Savaş alevleri gürleşiyor. Gerilla gerillacılık yapmaya başlıyor. Ve inanın bunun olmasını en son siz istersiniz.
Uyanık olun…
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 30 Temmuz günü saat 16.30 sularında Maraş’ın Ekinözü ilçesi ile Kandil barajı arasında operasyona çıkan jandarma birliğine yönelik olarak gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiştir. Bu eylemde düşmanın 4 askeri gerillalarımız tarafından öldürülmüştür.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 29 Temmuz günü Hakkari’nin Şemdinli ilçesine bağlı Bêmbû ile Siresus alanlarına yönelik olarak TC ordusu tarafından bir operasyon başlatılmıştır. Aynı gün saat 19.00 sularında gerillalarımız ile operasyona çıkan düşman askeri arasında bir çatışma yaşanmıştır.
- Ayrıntılar
TC devleti eni sonunda samimi bir itirafta bulundu: bu ordumuz gerillaya karşı savaşamaz.
Biz yukarıda dile gelenleri yıllar yılıdır söylüyoruz. Dilimizde tüy bitti ancak bir türlü kavratamadık.
Zararın neresinde dönülürse kar olduğu söylenir. Bu kadar zarardan sonra çokta akıllı bir tespit olmasa da yine de akılsızlığı ifade etme anlamında bir doğru tespittir yapılan.
Dünyanın en büyük 9. Ordusunun TC ordusu olduğunu geçenlerde bir haberde okuyoruz. Az buz bir ordu değil, dünyanın en sayılı ordularından olmak. Buna siz birde polisini, korucularını, jitemcilerine ve tabii şimdi burada isimlerini sayamayacağımız o kadar çok paramiliter gücü de ekleyin.
Dünyanın 9. uncu büyük ordusu gerillaya karşı savaşamaz haldedir. Bu gerilla ise dünyanın en fakir halkının gerillası. Bunun içinde her gün her gün TC askerliğine kimsenin gelmemesi için açıklamalar üzerine açıklamalar yapıyoruz. Böyle bir orduda erken ölünür diyoruz. Kaldı ki ölünecek nedenler varsa yine de bir anlam ifade edebilir ölmek. Ne var ki ölmenin de bir anlamı yok. Birkaç rantçı, ırkçı, kafatasçı, milliyetçi, dogmatik, bilmem kaçıncı paradigma da çakılı kalmış yönetici ve kapitalist için bu kadar halkın çocuklarının ölmesi gerçekten ne kabul edilir, ne de kaldırılabilinecek bir durumdur.
Ordu komutanı “ordumuz kendisini savunabilir” diyor, eski meclis başkanı “eğitimleri yetersiz” yani gerilla hep böyle vura biliyor demek istiyor. Ama bunların söylediklerine biz bir şey eklemeden Türkiye halklarına diyoruz ki: Askerliğe gelmeyin. Orduya gelmeyin. Kendi çocukları gelsin gerillaya karşı savaşsın. O zaman görürdük: “ordumuz kendisini savunabilir” söylemlerini. Başkalarının çocukları ölürse, başkaların anaları ağlarsa, başkaların ocaklarına ateş düşerse bol keseden konuşmak rahattır.
Hatırlayanlar vardır: “askerlik yan yatma yeri değildir” diyen Erdoğan’ı. Evet askerlik yan yatma yeri değildir, ancak çocuklarınız para babalarınız abd’lerde okurken, gezip tozarken, sadece ve sadece birkaç gün askerliği o da en lüks ortamda yaparken, “askerlik yan yatma yeri değildir” söylemleri rahattır.
Askerliğin yan yatma yeri olmadığı kesindir. Askerliğin çok ciddi tehlikeler barındırdığı da kesindir. Ve nitekim ateş sahası olduğu da kesindir. Ve ölümlerin her zaman yaşandığı, yaşanacağı da kesindir.
Özcesi iflas eden bir orduda askerlik yapmak gerçekten beraberinde iflası getirir. Hele birde iflas eden bu orduyu yürüten iflas eden siyasetçileri varsa. Kendi deyimleriyle müflislerin bulunduğu bir yerde askerlik yapmak gerçekten hak değildir.
Yukarıda dile gelenler askerlikle bağlantılıydı. Yani iflas eden bir ordunun duruşuyla bağlantılıydı. Siz buna birde bu iflas etmiş ordunun oldukça faşizan, ırkçılık kokan, bir halkı yok sayma anlayışı üzerinde yürütüldüğünü eklerseniz bu orduya hizmet etmenin ne kadar daha az gerekçesi kaldığını görürsünüz.
Israrla yok saymanın, bir halkın haklarını görmezden gelmenin hiçbir haklı gerekçesi olamaz. İki de bir bu Kürtler bizi bölmek istiyorlar hikâyelerinin de hiçbir akla yatar yanı yoktur. Çünkü Kürtler özelde de gerillasının öyle bir hedefi yoktur. Ancak bu topraklarda biz özgürce yaşamak istiyoruz. Bu topraklarda halkımızın var olma haklarının tümünü pratikte yaşanması istiyoruz. Ve halkımızın da aynen başka halklar gibi kabul görmesini istiyoruz. Bu bağlamda kimsenin hiçbir şeyinde hiçbir gözümüz yoktur. Olamaz da. Biz sadece halkımıza ait olanlara saygı gösterilmesini istiyoruz. Dediğimiz gibi ne fazla ne az. Hepsi bu kadar.
Şimdi böyle duran bir gerillaya saldırmanın bir anlamı var mıdır, herhalde yoktur. Böyle duran bir gerillaya karşı savaşmanın bir anlamı var mı, herhalde yoktur. Böyle bir gerillaya karşı kendi evlatlarınızı savaşa sürmenin anlamı var mıdır, herhalde yoktur.
Eğer yoksa o zaman lütfen evlatlarınızı askere göndermeyin. Evlatlarınızın ölmesine inanın, sizler kadar bizde üzülüyoruz. Ancak evlatlarınız bizim dağlara geldiklerinde çiçek toplamak için gönderilmiyor. Bizleri öldürmek için gönderiliyor. Öldürmeye gönderirlerken kendi çocukları Burdur’da ya da başka yerlerde askerlik yapıyorlar, ancak sizin evlatlarınız dağlarımıza bize saldırmak için gönderiliyor.
Uzatmadan, siz buna kendi itiraflarını da eklerseniz ne demek istediğimizi anlarsınız.
Lütfen ama lütfen evlatlarınızı TC askerliğine göndermeyin, evlatlarınızın katili olmayın, kanlarına girmeyin. Bırakın onlar yani para babaları, iflas eden ordunun komutanlarının oğulları gelsinler.
İnanın bunların oğulları Kürdistan dağlarına savaşmaya gelmeye başladıklarında bu savaş sona erecektir hem de çok kısa zaman içerisinde sonlanacaktır…
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 26 Temmuz günü Hakkari’nin Beytüşşebap ilçesine bağlı Geper Tepesine yönelik olarak TC ordusu tarafından bir operasyon başlatılmıştır. Aynı saat 19.40 sularında operasyona çıkan TC askerleri ile gerillalarımız arasında bir çatışma yaşanmış, yaşanan çatışmalar sonucunda düşmanın ölü ve yaralılarının sayısı tarafımızdan netleştirilememiştir.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 25 Temmuz günü Amed'in Hanê ilçesine bağlı Bataytê, Celikê ile Koçera köyleri çevresine yönelik olarak TC ordusu tarafından bir operasyon başlatılmıştır. Aynı gün saat 19.30 sularında gerillalarımız ile operasyona çıkan TC askerleri arasında bir çatışma yaşanmış, yaşanan çatışma sonucunda düşmanın 3 askeri gerillalarımız tarafından öldürülmüştür.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 27 Temmuz günü 00.00-01.00 saatleri arasında Medya Savunma Alanlarına bağlı Xakurkê'nin Şehit Beritan ile Qebra Zahir alanlarına yönelik olarak Îran ordusu tarafından havan ve obüs saldırısı yapılmıştır.
- Ayrıntılar
Kürdistan’da yeni bir sürece girilmiştir. Demokratik Özerklik ilanı yeni bir sürecin başlangıcıdır. Tamda 14 Temmuz’a denk gelmesi tarihselliğini daha da güçlendirmiştir. Kürdistan’da Kürtlerin Onur Günü iken Demokratik Özerklik ilanıyla artık Özgürlük Günü haline de gelmiştir.
İnsanlık, Fransız Devrimini ateşleyen eylemin Bastille Zindanına halkın ve devrimcilerin saldırmasıyla başladığını söyler. Bastille vahşet uygulayan zindanına halkın ve ilerici insanların saldırısı bir 14 Temmuz günü gerçekleşmiştir. Zulmün kalelerine karşı başlatılan başkaldırı daha sonra Fransız Devrimi ile taçlandırılmıştır. Birde bu bakımdan 14 Temmuz’da Demokratik Özerklik ilanı anlamlıdır.
Demokratik Özerklik kimliksizliğe karşı kendi kimliğini oluşturma süreci olarak algılanırsa beraberinde kendi hukukunu da geliştireceği rahatlıkla görülmelidir.
TC devleti Kürdistan’da tüm at koşturmalara bir ad bulmuştur: hukuk, yargı ve suç.
İnsanlık dışı ne kadar uygulama yaparsa yapsın kılıfına denk bir yaklaşımı hukuk adına bulabilmektedir. Ama bir şey var ki unutulmaktadır: bahsettikleri hukuk sömürge hukukudur.
Yine Kürdistan’da binlerce hatta on binlerce insanımız, gencimiz, siyasetçimiz, sivil toplumcumuz, onurlu dindarımız, anamız, bacımız tutuklanmıştır. Ve bu tutuklanmaların hepsini de izahatını “yargıya intikal etmiştir, yargı bağımsızdır, yargıya karışılmaz” diyerek meşruiyet kazandırılmaya çalışılmaktadır. Ama bir şey var ki unutulmaktadır: bu yargı bir sömürge yargısı olduğu için meşruiyeti yoktur.
Gözaltılar da her gün yapılmaktadır. Göz altıların süreklileştirilmesini de “suç işlenmiştir, göz altına alınmıştır” denilmektedir. Ancak unutulur ki suç diye tabir ettikleri eylemler bir halkın meşru ve haklı eylemleridir. Suç diye tabir ettikleri eylemler bir halkın varlığını ve onurunun vazgeçilmez refleksleridir. Bu bağlamda unutuyorlar ki suç dediklerinde sömürgeciler için suç olduğudur. Ancak yerli halk ve ilerici insanlık için yapılan tüm eylemler meşru, meşru olduğu kadar da yerinde olan eylemlerdir.
Bu kadar suç işleyen, haksızlık yapan bir kuruma daha fazla izin verilecek mi?
Ya da Demokratik Özerklik ilanı gerçekleştirilmişken artık Kürdistan’da devlet adına faaliyetlerde bulunan, devleti içleşleştirmek için uğraşan, halkı ajanlaştırmaya teşvik eden, ajanlık yapan, sivil faşizmin gizli ve açık uygulayanları olarak Kürdistan’da dolaşan, hele faşist polis yapısını arkasına alarak halka terör estiren, Kürdistan’da yer altı ve yer üstü zenginliklerini sivil faşist yapının desteğiyle çalan, faşist bir orduya hizmet eden, erzak taşıyan, karakollarını yapan, inşaatlarında çalışan, bu yapılarla içli dışlı olan, yine benzer bir şekilde Kürdistan’da tam bir çete örgütüne dönüşmüş polis gücü için bunu yapan çevrelere, yapılara, kişilere müsamaha gösterilecek mi gösterilmeyecek mi?
Ya da soruyu başka bir şekilde soralım; Kürdistan’da sivil faşist yapının hizmetine koşanlar, faşizan polis ve ordusuyla işbirliği içerisinde olanlar, Kürdistan coğrafyasını bozanlar suçlu mudurlar değil midirler?
En naif bir şekilde verilecek cevap; müsamaha gösterilmeyecek ve bunları yapanlar suçludur.
Eğer Kürdistan’da bu kadar tahribat yapanlara müsamaha gösterilmeyecekse ve işledikleri suçsa o zaman yapılacak olan ilk elden bu kişileri, yapıları, kurumları adalete teslim etmektir. Adalete götürerek halkımızın vereceği kararlar temelinde yargılamaktır.
Ve işte 14 Temmuz’a birde bu gözle bakmak yanlış olmayacaktır.
Başka bir deyimle:
“Demokratik özerklik ilanıyla birlikte Kürdistan’daki sömürgeci devlet yönetimi ve AKP örgütlenmesi suçlu durumuna düşmüştür. Etkinlik durumuna göre suçlular tutuklanacak ve KCK adaletinde yargılanacaktır.
Uzun süreden beri polis kurumu yurtsever halkımız üzerinde en ağır baskı ve zulmün uygulayıcısı olmaktadır. Hem bu zulmün hesabını sormak, hem de Kürt ve halk düşmanı bu çeteyi etkisizleştirmek en başta gelen görevlerden biridir.”
Bu bağlamda Kürdistan’da bundan böyle halkımıza ve varlığımıza karşı işlenmiş suçların hiç birine izin verilmeyecek ve gerekli ne kadar tahkikat varsa yapılacaktır.
E. Nuda
- Ayrıntılar
İnsanları birbirine yakınlaştıran, iletişim kurmalarını sağlayan ortak değerler vardır. O değerler ne sınır ne de kilometreleri tanır. Dil ve kültür gibi. Halklar bu iki olguyla bilinir ve bu iki olguyla kimlik edinirler. İnsanın ve mensubu olduğu halkın yaşamında varlık ve yokluk derecesinde önemli bir yer edinir. Bunlar olmadan bir insanın kendisini tanımlayabilmesi, kendisini bir halka ait hissetmesi mümkün değildir. Yine sınırları aşarak bir başka halktan insanlarla bir araya gelmesi ve onları kucaklaması da mümkün değildir. Dilin, kültürün kapsayıcılığı, hoşgörüsü, kucaklayıcılığı altında insanlar bir araya gelir bayram havasında şenlikler, festivaller düzenlerler. Bir toprak parçasında ne kadar çok dil ve kültür varsa o kadar zenginlikten sayılır. Övünç kaynağı olur bu kadar zenginlikle yaşamak. Hiç kimsenin iyileştirmeye gücünün yetmediği yaralara bile dokunur, bir ilaç gibi o yaraya kabuk bağlatır ve iyileştirir. Bu kadar kutsal, değerli ve onursaldır. Haklar ve özgürlükler anlamında gelişen ülkelerde, farklı diller ve kültürler korunulur, savunulur ve kucaklanır. Fakat hala ırkçılığın, faşizmin cenderesinden kendisini kurtaramayan, tek dil, tek bayrak, tek millet söyleminde ısrar eden, insanlık ve kardeşlik kültüründen nasibini alamayan cahiller de bitmiş değil. Bu cahiller ki, farklı maskeler takınarak, kendilerine aydın, güngörmüş görünümü vererek kültürlerin buluştuğu, farklı dillerden şarkıların söylendiği mekanlarda bile faşizmin esiri olan ruhlarını ve düşüncelerini ortalığa salarak, insanları incitmekte, etrafı kırıp dökmekte. Baskının, sömürünün, inkarın dayatıldığı bir coğrafyada diline kültürüne sıkı sıkıya sarılarak büyüyen ve kendi dilinde şarkılar söyleyerek yürekten yüreğe akan bir sanatçı kadına, Aynur Doğan’a yapılanları izledim. Aynur, Türk devletinin terörist dediği, ama aslında insanlık ve özgürlük mücadelesi yürüten, soykırıma ve asimilasyona tabi tutulan dilini ve kültürünü korumaya çalışan herhangi bir harekete de mensup değildi. Sahneye çıkıp şarkı söylerken herhangi bir örgütün propagandasını da yapmadı. Sadece kendi dilinde şarkılar söylemeye çalıştı. Aynur’a bunu yapanlara ve arkalarındaki gerici zihniyete soruyorum, Kürt dilinin ve Kürt olmanın sizi böleceği paranoyasından ne zaman kurtulacaksınız? Kürtçe konuşanları, Kürt olanları daha ne zamana kadar linç etmekten vazgeçeceksiniz? Üstün ırklık psikolojisinin ve bölünme paranoyasının açığa çıktığı bu tür olaylar karşısında, ortaklaşan kültürlerin açığa çıkardığı hoşgörüyü, danışmayı daha fazla güçlendirmek ve farklılıkların yarattığı bir aradalığı daha fazla savunmak gerekir. Bu tür faşizan ve şoven yaklaşımlar karşısında insanlığın ortak dilini yakalamak, birbirini kucaklamak ve sıkı sıkıya sarılmak gerekir. Sanatın birleştirici gücüne inanarak, güvenerek sadece kendi dilinden değil, başka dillerden de şarkı söylemek ve şarkı dinlemek lazım. Çünkü şarkıların dilini bilmezsek de o bizim yaşadıklarımızdan bir şeyler anlatıyordur. Acılarımıza dokunuyordur, birbirimize söyleyemediklerimizin ifade gücü oluyordur. O yüzden şarkılara eşlik etmek, onlara alkış tutmak ve onları kucaklamak gerekir. İnadına Aynur’u, Sezen’i, Feyruz’u, Ofra Haza’yı, Meiko Kaji’yi, Aster Awek’i, Sevara Nazarkhan, Maria Faranduori’yi dinlemek lazım…
Yaşadığımız toprak parçası üzerinde kardeşlik büyüyecekse, silahları gömüp barışı yaratacaksak öncelikle dile, kültüre, insanlığa saldıran faşizan yaklaşımları kınamalı, onlara karşı durmalı ve tepkileri ortaklaştırmalıyız. Yapılanlar karşısında sessiz kalındıkça Aynur’u yuhlayanlar kendisini haklı görecek ve yaptıklarına devam edeceklerdir. Bu tür yaklaşımlar karşısında ortaklaşmalı ve Aynur’un türküleriyle bir araya gelip çoğalmalıyız…
Rojbin Golav
- Ayrıntılar
