Karanlık bir geceydi. Sis çökmüştü dağların başına. Ağaçlar bir masalın içinden başlarını uzatmış gibi duruyordu. Renkler birbirine karışmıştı. Bu karışmada bir bütünleşme vardı. Sessizlik hakim olmuştu geceye. Gecenin bu sessizliğinin sesini hepimiz iliklerimize kadar hissediyorduk. Baykuşların geceyi delen sesi ayak seslerimize karışıyordu.
Yürüdüğümüz patikalar usta bir ressamın ince fırça darbeleriyle hesaplanarak bu masalsı orman içinde açılmış gibiydi. Birbirimizin ayak izlerini görmeden ama hissederek ilerliyorduk. Önümüzdeki yol arkadaşlarımızdan birinin rüzgârla burnumuza ulaşan kokusu yolumuzun menzilini belirliyordu. Gecenin kokusu, yürüyüşün kokusu, ağaçların kokusu ve hatta baykuşun kokusu bile bir gece yürüyüşünün temposunu belirliyordu.
On kadın ormanın kuytuluğunda, uçurumların kıyısında ve karanlığın kucağında ilerliyorduk. Sağımıza solumuza bakarak gördüklerimizden çok görmek istediklerimizi bu karanlığın içinden çekip çıkararak ilerliyorduk. Hepsi inci tanesi gibi dizilmiş sırayı bozmadan ilerliyor. Ben en sondayım ve en baştaki arkadaşın “ilerde oturacağız. Kısa bir mola veriyoruz.” sözü geliyor sırayla.
Dört adımdan sonra sırtımı bir taşa dayayarak oturdum. Benden önce yetişenler sırtını çantalarına ve ağaçlara dayayarak oturmuşlardı. Kefiyenin altında gizlice sigarasını yakan arkadaş sırayla avucunun içinde tuttuğu sigarayı dolaştırıyor. Sigara bana ulaşınca içmediğimi hatırlayan arkadan birden elini geri çekiyor.
“ Ben de bırakacağım bunu. Nefesimi kesiyor. Sigarayı eskiden devrimcilikle çok özdeşleştirmişlerdi. Belki bu bende bir özenti yarattı. Ama şimdi bu bağımlılığın devrimcilikle uyuşmadığını daha iyi anlıyorum. Devrimci dediğin tüm alışkanlıklara karşı koymayı bilen ve onlara yenilmeyen kişidir.”
Sonra gülümseyerek:
“sigara içen biri olarak bu kadar teori yapmam pek yerini bulmadı. Değil mi?”
Ona gülümseyerek baktım. Başımı söylediklerini onaylar biçimde salladım.
Benim de eskiden sahip olduğum alışkanlıklarımı ve şu anda da bana hala hâkim olan şeyleri düşündüm. Sessiz bir anlaşma oldu aramızda. O sigarayı hala bırakmamıştı ve ben de hala aşamadığım alışkanlıklarım nedeniyle çok fazla konuşmayı uzatmaktan yana değildik. O, avucuna sakladığı sigarasından son bir nefes alırken öncünün sesini duyduk. Arkadaşı öne çağırdı.
Bense sırtımı taşa yaslayıp gözlerimi gökyüzünde sıralanmış yıldızlara dikerek dağlarda yıldızlara bakmanın güzelliğinin tadını çıkarmaya başladım. Yıldızların parlayıp sönen ışıkların altında gözlerime çöken yorgunluğun beni sarmaya başladığını hissettim. Gözkapaklarım yavaş yavaş kapanırken arkadaşların sesini hayal meyal duyar gibi oldum.
Bana birkaç saniye gibi gelmişti ama saate baktığımda yarım saat geçtiğini anladım. Arkadaşlar gitmişlerdi. Aklıma ilk gelen çok zaman geçmediği için patikadan ilerleyerek onlara ulaşabileceğimdi. Hızla kalkarak yürümeye başladım. Biraz sonra patikalar ayrılmaya başladığında ayak izlerini inceleyerek ilerlemeye çalıştım. Bir süreden sonra ise artık izleri takip edemiyordum. Bu şekilde onları bulamayacağımı anlamıştım. Bir gerilla kuralına göre birbirimizi kaybettiğimiz yerde kalmalıydık ve fark eden arkadaşlar gelip alırlardı. Bu ilk öğrendiğim gerilla kuralı olmasına rağmen ben patikalar içine dalarak kaybolmuştum. Ve eski yerime de dönemiyordum. Etrafıma baktığımda ağaçlar gözümde büyümeye, her kayalık ve karartı ürkütücü bir şekil almaya başladı.
“hayır korkmamalıyım. Silahım yanımda. Arkadaşlar beni mutlaka bulacaktır.” Diye kendimi teselli etmeye çalışırken bir yandan da bu dalgınlığıma ve kuralsızlığıma kızmaya başlamıştım. İçimden bir ses:
“ya geri gelir de beni bulamazlarsa. Ben onlara ulaşamazsam…” diye tedirginliğini dile getiriyordu. Kendimle savaşımım sürerken aklıma askerlerle karşılaşırsam ne yapacağım geldi. Hemen silahımın namlusunda mermi olup olmadığını kontrol ettim. Sonra kendi halime güldüm. Eminim yanımda biri olsaydı o da bu halime gülerdi. Zaten yürüyüşe çıkarken mermiyi önüne vermiştik. Emniyeti açtım ve bulunduğum yerin çok iyi olmadığını düşünerek biraz ilerdeki tepeye doğru tırmanmayı düşündüm. Gerilla için yüksek yerler her zaman güvenlik demekti. Yukarıya doğru tırmanırken sürekli arkadaşların sesini duyar gibi oluyordum. Etrafımda ise ağaçlardan başka bir şey yoktu. Ne yapmam gerektiğini düşündüm. Artık yönler iyice karışmaya başlamıştı. En iyisi yukarıda uygun bir yere çıkıp havanın aydınlanmasını beklemekti. Bu araziyi hiç tanımıyordum. Ama hava aydınlanırsa mutlaka birbirimizi bulabilirdik. Bu dağlar bizim yurdumuzdu. Bizim mekânlarımızda kaybolmak uzun vadeli olmazdı. Mutlaka patikalar bizi birbirimize ulaştırırdı.
Kulağıma su sesi geldi. Biraz ilerde bir taşın dibinden çıkan su taşlara çarpa çarpa iniyor ve suyun kokusu bana kadar ulaşıyordu. Ormanda telaşla ilerlerken çok terlemiş ve susamıştım. Suya doğru ilerledim. Boşalmış şaşal şişesini çantamın yan gözünden çıkarıp kaynağa daldırdım. Çantamda biraz limon tuzu ve tuz vardı. Bunları karıştırarak bir gerilla serumu yaptım. Susuzluğuma ve bitkinlikten adım atamayan dizlerime çok iyi geldi. Günlerdir yürüyorduk. Herkes çok yorgundu ama en çok ben yorulmuştum. Çünkü grup içindeki en yeni kişi bendim. Dağlara, yollara ve yolculuklara hala yabancıydım. En azından onlar kadar tecrübeli değildim. Onları düşünürken:
“acaba beni fark etmişler midir? Geri dönüp de beni bulamayınca ne yapmışlardır?” dedim kendi kendime. Onları düşünmek bile içimi ısıtmıştı. Mutlaka beni arıyordular. Onlarsız kalmak ne kadar da zordu. Bu yolları ve karanlıkları defalarca onlarla aşmıştım. Ama böyle bir ıssızlık çökmemişti içime.
Arkadaşlarla naylon altında geçirdiğimiz o yağışlı sonbahar günü geldi aklıma. Hava çok soğuktu. Odun toplamaya ve göreve gidenlerin hepsi sırılsıklam olmuştu. İçerde yakılan çarber etrafında toplanan altı kadın neşeli kahkahalar atarak ve gök gürültüsüne, yağmura aldırmayarak hayatın tadını çıkarıyorlardı. Bir arkadaş korkunç bir gürültüyle çakan şimşek sesine sevinerek:
“bu şimşekten sonra kesin birkaç mantar fırlamıştır yerden. Yarın erkenden gidip aramalıyız.”
Bense her şimşek sesiyle birlikte yanımdaki arkadaşa biraz daha sokuluyordum.
“kimin ayağında mantar var?” dedim merakla. Kahkaha sesleri çoğaldı ve:
“ayak mantarı değil Kürdistan mantarı…” dediler. O soğuk havada herkes kurunduktan sonra tek battaniyemizi üstümüze atarak ve birbirimize iyice sokularak uyumaya başladık. Öyle sıcaktılar ki. Naylona çarpan yağmur damlalarının sesi bazılarına işkence gibi gelse de yoldaşlarımın koynunda bana bir ninni gibi geldi o gece. Islanmayı da çarber başında kurunmayı da, tek battaniye altında uyumayı da en çok o gece sevmiştim. Bir süre sonra bir arkadaşın seslenmesiyle hepimiz diğer tarafa dönerek uykumuza devam ettik.
Şimdi yanıbaşımdaylarmış gibi bir sıcaklık yayıldı içime. Sonra bir rüzgar yüzüme çarpıp geçince yalnız olduğumu ve arkadaşlardan koptuğumu tekrar hatırladım. İçimi bir sıkıntı kapladı ve keşke bir rüya olsaydı dedim.
Ümitsizliğim daha da büyüdü. Onları bir daha görememe korkusu iyice çoğaldı. Birden onlara karşı bir kızgınlık yükseldi içimde.
“neden beni bıraktınız?” diye bağırdım.
“sessiz ol yoldaş. Düşman yakın. Ne oldu?” dedi bir ses. Sırtım kayada, mola verdiğimiz yerde duruyordum. Aynı yıldızlar başımda parlıyordu. Arkadaşım bana gülümseyerek:
“uyudun mu yoksa? dedi.
“hem de ne uyuma. Sizlerden kopup kayboldum bile.”
“hadi be! Bravo sana. Çok yeteneklisin. Beş dakika içinde bu kadar şey mi yaptın?”
Sonra bana bakarak:
“mola bitti. Hadi gidelim yoksa gerçekten kaybolacaksın.” dedi.
Kucağımdaki silahımı elime aldım. Arkadaşımın uzattığı eli tutarak ayağa kalktım. Bu elin sıcaklığı ne kadar da güzeldi. Bu eli hiç bırakmayacaktım.
Raperin- Zin
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 6 Ağustos günü saat 23.30 sularında Bitlis’in Hizan ilçe kaymakamlığı önünde bulunan polis noktasına yönelik olarak gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiştir.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
6 Ağustos (bugün) günü sabah saat 07.00’de Mardin’in Midyat ve Nusaybin ilçeleri arasında bulunan Kertmîne, Hêlîne ve Arbu köyleri kırsalına yönelik olarak TC ordusu tarafından kobra helikopterler desteğinde yapılan indirmelerle bir operasyon başlatılmıştır. Operasyon halen devam etmektedir.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 3 Ağustos günü saat 21.30 sularında Mardin'in Midyat ilçesine bağlı Kertminê köyü ile Erbo köyleri arasından geçen Botaş petrol boru hattına yönelik olarak gerillalarımız tarafından bir sabotaj eylemi gerçekleştirilmiştir.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 4 Ağustos sabahı (bugün) Bingöl'ün Genç alanına bağlı Xecan, Xecan Vadisi ve Ayı ormanlarına yönelik olarak TC ordusuna ait kobra tipi helikopterler tarafından bombardıman yapılmıştır.
- Ayrıntılar
Özel savaş ismi üzerinde özel bir savaş türüdür. Klasik savaş türlerinin yetmediği, başarmadığını başarmak için devreye sokulan bir savaş türü.
İsim olarak ikinci dünya savaşından sonra gündeme girmiş ve ardından da dünyanın her yerinde emperyal merkezler başta olmak üzere tüm sömürgeciler, kolonyalistler, baskıcılar derken cümle cemaat ezenler tarafından inceltilerek kullanmış olan savaş türüdür.
ABD’li general Eisenhower, II. Dünya Savaşı'ndan sonra, "Askerî bilimlerde yaşadığımız en büyük değişim, psikolojik savaşın belirli ve tesirli bir silah olarak gelişmesidir" diyecek ve giderek işgal edecekleri, vuracakları yerleri savaş öncesi ocak başı sohbetleri düzenleyerek Amerikan toplumunu bu kirli olan savaşa zihinsel olarak hazırlamaya çalışacaklardır.
Özel savaşın en etkili kullanıldığı ve etkilemeyi esas aldığı saha ise insanın ruh sahasıdır. Yani psikolojisidir. Bunun için özel savaşı ağırlıklı olarak psikolojik bir savaş olarak da görmek herhalde tam ifade etmese de yine de çok yanlış olmayacaktır.
Psikolojik savaşı ise “hem savaşta hem barışta, insanların duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirmek maksadıyla bilginin kullanılması” olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Özcesi özel savaşın hedefi insan duygularını etkilemek üzere belirli yönlere doğru yönlendirmektir. Kişileri birey olmaktan çıkararak egemenlerin kendi emelleri doğrultusunda biçimlendirmektir.
Denilecek ki bunu her ideoloji, kendisini esas alarak yapar. Ancak ideolojiler bu etkilemeyi yalan üstüne bina inşa ederek yapmazlar. İnsanları etkilemek için her ideoloji, mücadele yürütür. Ne var ki insanları denek yerine koyarak adeta dünyanın en büyük yalanlarıyla, korku araçlarıyla, zoruyla, parasıyla puluyla kandıracak ve bireyi bireyden çalacak yöntemler ancak özel savaş ya da dediğimiz gibi psikolojik savaş uzmanlarının işidir.
Toplumsal gerçekliklerin inşa edilmiş gerçeklikler olduğunu bilerek, ezenlerin, insan üzerinde her türlü deneyi yaparak, insanı birey olmaktan çıkarmak için her şeyi yapmaya çalıştıklarını da görebilmeliyiz. Öyle ki esasta birey ya da toplum tasfiye edilerek her bireyin içine devleti yeniden yaratılmaya çalışır.
Bir yoldaşımızın dediği gibi:
“Özel savaşla devlet, birey ve toplum haline geliyor. Birey devletleşip insan olmaktan çıkıyor. Toplum, toplum olmaktan çıkıyor, yok oluyor. Geriye sadece devlet kalıyor. İşte özel savaş bu savaş demektir.”
Kürt halk Önderliği bu duruma: “Savaşın toplumsallaşması, ulus devletin kendini toplum haline getirmesi” demektedir.
Başka bir deyimle insan bitiyor, insan tasfiye ediliyor ve insan kocaman yalan üstüne kurulu olan devletin piyonu, hizmetçisi ve hatta kendisi oluyor. Öyle ki egemen, hegemonik güç toplumu ve bireyi kendisinin kılmak için hiçbir masraftan kaçınmıyor. Hiçbir yalandan kaçınmıyor. Hiçbir ahlaksızlıktan kaçınmıyor.
“Savaşı dayatırken, barış yapıyor, barışı getiriyormuş gibi ifade ediyor. Savaşı barış adına yapmayı içeriyor. Ekonomik alanı savaş alanına dönüştürüyor. Sömürüyü arttırıyor ve “kalkındırıyorum, mali destek veriyorum, IMF’ye, Dünya Bankasına bağlı krediler veriyorum, sanayiye destek veriyorum” diyor. Halbuki soyup soğana çeviriyor. Aldığı halde veriyormuş gibi gösteriyor. Savaş yaparken, barış yapıyormuş gibi gösteriyor. Faşizmi dayatırken, “demokrasi getirdim” diyor. Her şeyi barış, demokrasi, kalkınma, sosyal adalet uğruna yaptığını ifade ediyor. Kendisini bu kelimelerle gizliyor, örtüyor ve maskeliyor.”
İşte bu maskenin, gizin ardınki özel savaşın ta kendisidir.
Kürdistan’da operasyon yapan devlettir, saldıran devlettir daha doğrusu Akepe’dir. Ancak sanki biz savaş başlatıyoruz diye herkesi ikna etmeye çalışıyorlar. Biz kendi mekanlarımızda dururken her gün operasyonlar, saldırı üstüne saldırı yapılıyor. Durum böyleyken, sanki biz eylem yapıyoruz gibi lanse etmenin becerisini de gerçekten iyi gösteriyorlar. Halbuki Kürdistan’da tek taraflı ateşkes sürecimizde yüzlerce operasyon yapılmıştır. Sadece ortam gerilmesin diye operasyonları bile vermemişizdir.
Yine Kürdistan’da tutuklanmayan bir tek insan bırakmamaya yemin etmiş gibi siyasi operasyonlara girişmiştir. Ama biz, halkımıza, ülkemize kast eden, el uzatan, ihanet eden birkaç kişiyi tutuklayınca “bakın teröristler adam kaçırdı” diye kıyameti koparıyorlar. Dediğimiz gibi Kürdistan’da her gün onlarca, yüzlerce ve bugüne kadar da binlerce insanımızı uyduruk gerekçelerle tutuklayacaksın sonra da biz gerçekten halkımıza karşı suç işlemiş birkaç tane suçluyu yakaladık mı da kıyameti koparacaksın. İşte bu özel savaşın en kirlisi, en aşağılık olanıdır.
Kürdistan’da binlerce hatta yüz binlerce polis ve asker tutacaksın ama biz öz savunma güçlerinden bahsettik mi? Pol Pot’tan, yerel otoriter yapılardan, egemenlik kurmak istememizden bahsedeceksin. Haydi, polisinizin ve askerininiz sicili temiz olsa yine neyse, dünyanın en kirli sicile sahip olan polis gücü sizin polisiniz ve dünyanın en kirli işlerini yapan ordu da sizin ordunuz değil mi? Sonra da bakın öz savunma oluşturuyorlar demeye hakkınız var mı? Kürt toplumunu baskılamak için bunu oluşturuyorlar diyerek dünyanın en sahte, üç kağıtçı, ahlaksız ithamlarında bulunuyorlar. İşte bu özel savaşın en kirlisi ve en ahlaksız olandır.
Artık özel savaş yöntemleriniz ancak kendi cenahınızı ikna edecektir. Ve artık Kürt toplumunu ve özgürlüğe adım atmış Kürdü bu kirli senaryolarınız inandıramayacaktır.
Ve ekleyelim: halkımıza karşı suç işleyenleri tutuklamaya devam edeceğiz. Operasyona çıkan her gücü, gücümüz yettiğince ülkemizde dolaştırmayacağız. Ve de öz savunmamızı oluşturarak halkımızın savunmasını sonuna kadar üstleneceğiz.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Şu gördüğünüz patikalardan 19 yıl önce geçmiştim. Evet, biz hareket olarak ekmek parası bulamayacak günlerden bugünkü düzeye geldik. Ama kanımızı dökerek, canımızı vererek. Uykusuzluk, yorgunluk, açlık nedir bilmeden, karanlık, kar çamur, fırtına demeden yürüyerek geldik.
Kürtlerin başı sağ olsun! Sarı İbrahim’in (Ramazan Toptaş) haince katledildiğinde duyunca Kürt halkına bu sözü söylemek gerek. Çünkü gerillacılık yapmaya başladığı günden bu yana Kürdistan’da adım basmadık bir karış toprak, kovuğunda yatmamış bir ağaç ve dibinde oturmamış bir kaya bırakmayan Sarı İbrahim’i geçtiği ve kaldığı yerlerde halktan kişilerin tanımadığı kimse kalmamış.
Gerek 80’li yıllarda henüz silahlı propaganda birimindeyken onu görenler olsun, gerek 90’lı yıllarda geçip kaldığı yerlerde onu görenler olsun ve gerekse Amanos, Karadeniz ve Koçgiri’de gerillacılık yaptığı günlerde onu görenler olsun hala ondan sonra giden arkadaşlarına onu soruyorlar. Kimisine gülüşüyle etki bırakan Sarı İbrahim, kimisine de duyarlılığıyla etki bırakmıştır. Gezip gördüğü, gerillacılık yaptığı her yeri adım adım bilirdi. O yüzden oturduğu her gerilla mangasında, çadırında herkes çevresine toplanır pür dikkat onun anlatımlarını dinlemeye başlardı. Çünkü konuştukları yılların gerisinde kalmış güzel, mücadele, arkadaşlık ve yoldaşlık dolu günlerdi. Kürt Özgürlük Hareketi’nin tarihiydi anlattıkları. Gerillanın moral ve coşku dolu gerçek dünyasıydı. O yüzden girdiği her ortama bir pir havası estirir, yeni eski tüm gerillaları çevresinde toplardı.
Her Kürdistanlı ve onu gören Türkler bile hep onu sorar ve onu anlatırdı arkadaşlarına. Kimisi duyarlılığını anlatırken, kimisi gülüşünü, kimisi bakışını anlatırken, kimi efsane gerilla komutanı Mahsum Korkmaz’ın silah arkadaşlığını anlatırdı birbirine ve onu tanımayanlara.
Bazen gerilla olarak ya da gerillalarla birlikte bir yerden geçerken bir çay içmek için durduğunuz Kuzey, Güney, Doğu Kürdistan köyü olsun fark etmez yanınıza yaklaşan bir yaşlının Sarı İbrahim’i tanıyor musunuz(?), durumu nasıl acaba diye sorularıyla karşılaşırsınız. Evet o çokça sorulan, tanınan Kürdistan’ın 28 yıllık gerillası Sarı İbrahim bu Sarı İbrahim’di.
İlk karşılaşmamız!
Onunla ilk kez 14 yıl önce Amed Eyaleti’nin Muş Güney’i bölgesi olarak tanımlanan Şen yaylasında karşılaştım. O sırada yine mesleğim gereği yanlarına gitmiştim.
O sırada bölgede 500’ün üzerinde gerilla vardı. Henüz tanışmamıştım. Ancak hareketliliği, her üç adımda bir birkaç gerilla tarafından yolu kesilerek bir şeyler sorması, bunun üzerine onun konuşmaya başlaması, konuşurken kafasını sağa-sola sallaması ve çevreyi kolaçan etmesiyle farkı belli oluyordu. Bir de yaşıyla farkı belli oluyordu. Yaşına rağmen koruduğu umutları, gençlik ruhuyla içinde bulunduğu gencecik gerilladan hiçbir farkının olmadığı anlaşılsa da olgunluğu, yüzündeki derin çizgilerden belli oluyordu. Yanımdaki gerilla komutanlarından Muşlu Rêzan’a o kadar ilgiyi üzerine çeken gerillanın kim olduğunu sormuştum. Rêzan Kürtlerin efsane gerilla komutanı Mahsum Korkmaz’la kalan Kürtlerin Sarı İbrahim adlı gerillasının o olduğunu söyledi. Yanına yaklaşarak Mahsum Korkmazla olan günlerini kendisinden dinlemek istediğimi söylemiştim. Beni “hoş geldin” diyerek güler yüzle karşılamasına rağmen o günleri kendisinden dinlemek istediğimi söylediğimde kafasını eğip ayaklarının altındaki toprağa baktı. Bir süre sonra başını kaldırarak “o ağır ve zor günleri anlatmak da zor. O günleri anlatabilmek için güç gerekir. Çünkü aradan yıllar geçmesine rağmen hala o anın, Yiğit Komutanımız Mahsum Korkmaz’ın aramızdan ayrılış anının ağır etkisinden kurtulabilmiş değilim” diyerek Kürt halk kahramanı Mahsum Korkmaz’a bağlılığını ve şahadetini kabullenemediğini anlatıyordu. Olayın ağırlığını fark ettim. O yüzden fazla üstelemeden yanından ayrıldım.
Yanlarında bir süre daha kalmama rağmen çok fazla göremedim. Ben henüz işimi bitirip ayrılmadan o oradan ayrılıp Kürdistan dağlarının bir başka bölgesinde onu bekleyen görevler için gitmişti. Orada çok az kalmasına rağmen yanlarından ayrılırken uğradığım Kulp’un köylerinde köylüler beni tanımamalarına rağmen onu sordular. Evet belki az kalmıştı orada. Ama az kalmasına rağmen oradaki insanların yüreğinde yer edinmeyi bilmişti. Ve arkasından artık onlarda onu soruyordu.
Yedi yıl aradan sonra…
Yedi yıl sonra bu kez Güney Kürdistan’ın Kandil sahasında yeniden karşılaştık Sarı İbrahim’le. Bu yedi yıl içinde Sarı İbrahim, Amed’i, Dersim’i, Serhat’ı, Garzan’ı, Koçgiri’yi, Amanosları, Akdeniz ve Karadeniz’i bir Kürt gerillası olarak adım adım gezerek gelmişti. Köz başında yine çevresinde toplanmış bir grup gerillaya bir şeyler anlatır şekilde gördüm onu. “Yine mi sen” diyerek yerden kalkıp gülerek bana doğru geldi. Yerinde oturmam için ısrar etti. Eliyle doldurduğu çayı elime tutuşturup bir de tütün sarmam için tabakasını uzattı.
Arkasından kafasını kaldırıp arkamızdaki dağlara bakarak oradan geçen patikaları bize göstererek, “Şu gördüğünüz patikalardan 19 yıl önce geçmiştim. Yani 1980 yılı sonbaharının son günlerinde buralardan geçmiştim. Sırtımda ise kira almak için taşıdığım kaçakçı malları vardı. O zaman partimizin ekonomik durumu iyi değildi. Ve bazen ekmek alacak para bulamıyorduk. İşte ben de o zaman birkaç kuruş kazanmak için birkaç kere kaçakçıların yüklerini taşıyarak bu patikalardan geçmiştim. Şimdi ise buralarda yüzlerce gerilla arkadaşım var yanımda. O patikalara her baktığımda o zorlu günlerimiz geliyor aklıma. Ve dönüp yanımdaki arkadaşlarıma bakın işte nereden nereye geldiğimizi anlatmaya çalışıyorum. Evet biz hareket olarak ekmek parası bulamayacak günlerden bugünkü düzeye geldik. Ama kanımızı dökerek, canımızı vererek. Uykusuzluk, yorgunluk, açlık nedir bilmeden, karanlık, kar çamur, fırtına demeden yürüyerek geldik” diyerek Kürt özgürlük hareketi, mücadelesi ve savaş tarihini anlatıyordu.
Mahsum Korkmaz’ın emanetiydi!
Sarı İbrahim Kürt halkı içinde olduğu kadar gerilla arkadaşları arasında da çok tanınan, adı, sanı, cesareti, emekçiliği, dürüstlüğü, kahramanlığı ve efsanevi gerillacılığıyla bilinirdi. Gittiği her yerde ilgi odağı ve büyük bir saygıyla karşılanırdı. Çünkü o Kürdistan dağlarındaki gerillaya efsanevi gerilla komutanı Mahsum Korkmaz’ın bir emanetiydi. O yüzden onu ilk görenler gülüşünde, yüzünde, mimiklerinde, davranışlarında Mahsum Korkmaz’ı göreceklermiş gibi bakarlardı. Gerilla arkadaşları çevresine toplanıp sohbetlerini dinler, onlara Agit’li günlerden aktaracağı birkaç kelimeyi dinlemek için pür dikkat onu dinlerlerdi. Evet o Kürt halkının tanıdığı Sarı İbrahim olduğu kadar gerilla yoldaşlarının, Agit’le kalmış, onunla savaşmış, onunla yürümüş, onunla eylemlere katılmış, onunla özgürlüğe koşmuş bir kavga arkadaşlarıydı. Silah ve kavga arkadaşları şimdi üzgün, kızgın ve intikamını öfkesiyle bileniyorlar. Çünkü kutsal emanet Sarı İbrahim ‘böyle ölmemeliydi’ diyorlar. ‘O çözüm gününe kadar yaşamalı ve gelecek kuşaklara, yarının çocuklarına Mahsum Korkmaz’ı anlatmalıydı’ diyorlar…
Son görüşmemiz olaydan 3 gün önceydi….
Sarı İbrahim’i 1992 yılında ilk kez gördüğümden bu yana sürekli görmek istemiştim. Onu görüp gerilla arkadaşlarının merak ettiği Mahsum Korkmaz’ı bana da anlatmasını istiyordum. Her gördüğümde ‘ilk sorum Heval İbrahim bu sefer anlatacak mısın’ o da her seferinde gülerek, ‘Arkadaşlara sürekli anlatıyorum.
Ama sana da bir gün mutlaka özel olarak anlatırım’ diye cevaplardı. Kürtler için farklı bir anlamı olan Ağustos ayının yaklaştığı günlerde yakınlarında bulunduğum Sarı İbrahim’in kapısını, Ağustos sıcağını anlatması için yine çalacaktım. 1 Ağustos’ta uğradığı silahlı saldırıdan 3 gün önce 4 saatlik bir yolcuğun sonunda yine kapısına dayandım. Beni gördüğünde gülerek ‘yine sen ve bana Agit arkadaşı anlat diyeceksin değil mi?’ dedi. Ben de “evet Heval İbrahim yine ben ve bana Mahsum Korkmaz’ı anlat diyeceğim” diye cevapladım. Ve yine ‘Agit’i anlatmaya daha zaman var. Yani birkaç yıl daha bekleyeceksin’ diyerek gülüyordu. Mahsum Korkmaz üzerine onu bu seferde konuşturmayı başaramamıştım. Ancak ilk kurşunu sıkan gerillaların Hêzên Rizgariya Kürdistan yani HRK’yi bana anlattı. HRK’lilerin ruhunu, mücadeleye tutkuyla bağlı oluşlarını, yoldaşlık sevgi ve saygılarını anlattı. Botan, Amed, Dersim, Koçgiri’yi, Serhat’ı, Amanoslar, Karadeniz ve Akdeniz’i anlattı. Oradaki gerillacılığını anlattı. Hayat boyunca tedbirsiz davranmadığının altını çiziyordu. Ancak son dönemlerde biraz duyarsızlaştığını da vurguluyordu. Yanında kaldığım iki gün boyunca ne yaptıysam bir tane bile fotoğrafını çekmeme izin vermedi. Çünkü “ben sevmem bu tür şeyleri” diyerek “bu halkın o kadar çok adı, sanı, bilinmeyen kahraman evladı var ki, beni çekip yazacağına onları araştırıp yazsan daha iyi edersin” diyordu.
Bu kez ayak izlerini bırakarak sonsuzluğa aktı…
Yanından ayrılıp kaldığım yere doğru yol alırken, bir süre önce gördüğüm Kaniya Tuyê geldi aklıma. Evet Sarı İbrahim de oradan geçmişti ilk kurşun yıllarında. Oraya ayak izlerini bırakanlardan biri de oydu. Kürt gençlerinin peşine takılarak aradığı ayak izlerinden birinin sahibi yanı başlarındaki Sarı İbrahim’di. Belki defalarca oradan geçmişti ancak belirgin olan onun ilk günkü ayak izleriydi. Ama bu kez ayak izlerini bırakarak eski yoldaşlarının izleri üzerinden sonsuzluğa akıyordu. Akıp gitti berrak bir su gibi. Akıp gitti gökyüzündeki yıldızlar gibi. Akıp gitti gökyüzünden süzülen şahinler gibi.
Kürdistan’ın dört parçası ile Türkiye’nin bir çok yerinde gerillacılık yapmasına rağmen tuzağına düşmediği ölüme bir kontranın silahından çıkan mermilerle yakalandı. Kürtlerin ve gerilla arkadaşlarının en çok zoruna giden de bu olsa gerek. Bu yüzden Kürtlerin ve Kürt gerillası ile dostlarının başı sağ olsun. Ancak bu kadar ucuz gitmemeliydi Kürtlerin gerilla komutanı Sarı İbrahim….
Güle güle Sarı İbrahim! Arkanda intikamını alma hırsıyla bilenen gerilla arkadaşlarını bırakarak gittin. Artık kim onlara Efsanevi Komutan Agit’i anlatacak….
Seyit Evran
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 1 Ağustos günü 19.00-20.00 saatleri arasında Medya Savunma Alanları’na bağlı Zağros’un Şehit Şoreş ve Ava Basya bölgelerine yönelik olarak TC ordusu tarafından bir obüs-havan saldırısı düzenlenmiştir. Saldırı ardından alanda başlayan orman yangını devam etmektedir.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
29 Temmuz günü Hakkari’nin Şemzinan ilçesine bağlı Aktütün köyü kırsalında operasyona çıkan TC ordusu askerleri ile gerillalarımız arasında bir çatışma yaşanmıştır. 3 saat süren çatışmada 4 düşman askeri gerillalarımız tarafından öldürülmüştür.
- Ayrıntılar
Yazının başlığından da anlaşılacağı gibi, İran devlet ordusunun PJAK’ın varlığını bahane göstererek Kandil’e yaptığı operasyon çok farklı gelişmelerin bir toplamı ve de yeni bir sürecin başlangıcını ifade etmektedir. Bunun için Türkiye'nin ve İran’ın içinde bulunduğu durumu irdelemek gerekmektedir. Böylelikle hem İran’ın neden Kandil’e yöneldiğini ve Türkiye'nin de neden bu operasyona destek verdiğini daha iyi görebiliriz.
14 Temmuz’da yaşanan iki olay, adeta Türkiye'nin siyasi-sosyal yapısını sarstı. Türk devletinin kimyasını değiştirecek gelişmelere vesile olacak bu iki olaydan birincisi, Demokratik Toplum Kongresi’nin ilan ettiği Demokratik Özerklik; ikincisi, Silvan kırsalında operasyona çıkan Türk askerlerinin HPG gerillalarınca kuşatmaya alınıp, asker ve kontralardan oluşan 20 kişinin öldürülmesi.
Bundan sonra ne mi oldu? Demokratik Özerklik ilanına karşı neredeyse tüm Türkiye'de resmi siyaset, sözde aydınlar ve medyanın ünlüleri, sözde analistler ve bağımsız köşe yazarları(!) ortak bir söylemle saldırıda bulundu. Kimisi küfür etti, kimisi alaya aldı, kimisi saçmalayarak “böyle bir ilan anayasaya aykırıdır” dedi, kimileri de bu ilan erkendi, parlamentoda çözüm bulunmalıydı, yasalar esas almalıydı diye beyanda bulundu.
Silvan olayına tepkiler ise akıllara durgunluk veren, bu kadar da olmaz dedirten cinsten oldu. Sanki PKK ile Türk devleti arasında otuz yıla yakındır süren bir savaş yokmuş gibi, sanki neredeyse her bahar, yaz ve sonbahar aylarında PKK ile Türk ordusu arasında çatışmalar yaşanmıyor ve kayıplar verilmiyormuş gibi, sanki Türk ordusu kırsalda, Türk polisi ise şehirde hemen hemen her gün askeri ve siyasi operasyon yürütmüyorlarmış gibi, birden bire tek bir merkezden çıkmış gibi “nasıl olur, PKK gerillaları nasıl Türk askerini vurur, bu caniliktir” gibi söylemler tüm medya kanallarında ve resmi siyasi kesimde dillendirildi.
Milletin gözünün içine baka baka ve onları ahmak yerine koyarcasına “Asker operasyona çıkmıştı, PKK’li teröristleri öldürecekti, ama nasıl olurda teröristler kendini savunur ve bizim askerlerimizi öldürür” gibi sözler kullanılmaya başlandı. Bununla birlikte ve bu bahane edilerek Türk toplumuna yönelik faşist zihniyetli söylemler aracılığıyla bir propaganda bombardımanı yapıldı, Kürtlere yönelik siyasi ve fiziki linç girişimleri tekrardan başlatıldı.
Fakat olay sadece bununla izah edilecek kadar basit değil. Olayın hem Türkiye, hem de Türkiye dışındaki gelişmelere bağlı olarak bu kadar gündem yapıldığı, bilinçli bir şekilde abartılarak, çarpıtarak sunulduğu görülmelidir. Çünkü 14 Temmuz ardından gelişen bazı olaylar gerçekliğe daha geniş bir pencereden bakmamız gerektiğini gösterdi.
Her şeyden önce, Türkiye devleti ve hükümeti bu iki olayı, yeniden özel savaş sistemine geçmek için bir vesile yaptı. 15 Temmuz’da Türkiye'nin bazı kentlerinde yeniden “Kürtlere yönelik linç” girişimleri başlatıldı. Faşist-ırkçı ve dinci kesimler tarafından polis destekli bir biçimde Kürtlere yönelik saldırılar oldu. Toplumda faşist-ırkçı duygular temelinde bir saldırı dalgası başlatıldı. Bu saldırıda Ergenekoncular, milliyetçi faşistler ve dinci faşistler kolkola girerek Kürtlere karşı saldırıya geçtiler. Böylece Kürtler Türkiye metropollerinde sindirilmek istendi. Halen de bu durum devam etmektedir.
İkinci olarak, Kuzey Kürdistan'ın hemen hemen her yerinde askeri operasyonlar başlatıldı ve bu operasyonlar giderek de yayılmaktadır. Adeta Kürdistan'ın tüm alanları işgal edilmek istenmektedir. Aynı biçimde Kürdistan'ın bütün şehir ve kasabalarında Kürtlere karşı faşist polis saldırıları çok azgın bir biçimde ve çeşitli bahanelerle sürdürülmektedir. Bu saldırılarda çocuklar, gençler, yaşlı insanlar yaralanmakta, hatta gaz bombalarının direk insanlar hedef alınarak atılması sonucu ölümler yaşanmaktadır.
Üçüncüsü, öyle anlaşılıyor ki, AKP hükümeti ve onun ABD destekli ortağı Gülen Cemaati, PKK'yi imha ve tasfiye etme konseptini başarıya götürmek için büyük bir gayret içine girmiş ve PKK'yi tasfiye edeceklerine o kadar inanmışlar ki, bunu açıkça dillendirmekten de hiç çekinmiyorlar. Yeniden özel hareket polislerini, yani katliam yapan, kaçakçılıkta nam salan, her türlü hukuk dışı faaliyette bulunan, cinayetler işleyen ve daha nice kirli işleri yapan bu güçleri, Çiller döneminin kirli özel savaş gücünü “PKK'ye karşı mücadelede” kullanacaklarını açıkladılar. Ve beklenildiği gibi Türkiye toplumundan, aydınlarından, çeşitli “insancıl” örgütlerden bu duruma karşı-birkaç kişi dışında- en ufak bir itiraz bile gelmedi. Hatta bunun gerekli olduğunu ve özel hareket polisinin bu süreçte temel güç olduğunu ifade eden, bunu yüzü kızarmadan teorileştiren yazarların sayısında da bir artış dahi gözlenebildi.
Buraya kadar Türkiye'nin iç sorunu olarak algılayabileceğimiz gelişmelerden bahsettik. Dolayısıyla bu durumun pek de anormal görünmediğini dahi söyleyebiliriz. Ancak başka gelişmeler daha var ki, insan onlara bakınca bir filmi yeniden seyrediyormuş gibi bir hisse kapılıyor ve olayların Türkiye'yi aşan bir boyutta olduğunu görüyor.
Bilindiği gibi, 15 Temmuz günü-Türkiye'deki linç girişimlerinin başladığı günde- İran ordusu Medya Savunma Alanlarına yönelik bir askeri operasyon başlattı ve bu operasyon halen devam etmekte. PJAK’ın varlığı bahane edilerek Kandil, Xınêrê ve Xakurkê alanlarını kapsayacak şekilde geliştirilen bu operasyon, giderek PKK’nin bulunduğu alanların kuşatılması ve buraların ele geçirilmesi hedefinde olduğunu göstermektedir. İran-Irak savaşından sonra, ilk defa İran devleti direk olarak kendisi bir coğrafyaya müdahalede bulunuyor. Bu ise olayın çok daha farklı olduğunu, farklı hesap ve kaygıların iç içe geçtiğini gösteriyor.
Ortadoğu'da İran devletinin çok büyük bir etkinliği var. Hemen her yerde İran’ın etkisi altında olan hükümetler, devletler, siyasi oluşumlar var. İran her zaman kendi devlet çıkarlarını bu oluşumlar eliyle korumakta, kendi düşmanlarına karşı da bunları kullanmaktadır. Örneğin, İsrail’le çelişkileri olmasına rağmen hiçbir zaman askeri olarak karşı karşıya gelmediler. Fakat İran destekli Hizbullah örgütü İsrail’le bir savaş içindedir. Yine 2000 yılında YNK-PKK savaşında görünürde YNK PKK’yle savaşıyordu, ama esasta YNK’nin arkasında olan güç İran’dı ve YNK İran’ın taşeronluğunu yapmaktaydı.
Ancak şimdiki durum çok farklıdır. İnsan istemeden şu soruları kendine soruyor: Ne oldu da Ortadoğu siyasetinde bu kadar etkili olan bir devlet, PJAK gibi bir örgüte direk saldırdı? Kendisi bir savaş içine girdi? Onu bu kadar zor durumda bırakan ne oldu? Ya da ne gibi bir çıkar gördü ki, adeta Türkiye'nin taşeronluğunu yaparcasına PJAK ve esas olarak da Kürt Özgürlük Hareketine bu kadar azgınca saldırı içine girdi?
Buna vereceğimiz cevap: Ortadoğu coğrafyasında yaşanan gelişmeler, Arap alemindeki halk hareketinin geldiği düzey Kürtlerin bir halk olarak etkin bir güç olma ve belli kazanımlar elde etme imkanını ortaya çıkardı. Dolayısıyla Kürtlerin Ortadoğu'da bir güç olmasını engellemek, Kürtlerin kazanımlarını yok etmek için uluslararası güçler Kürtler hakkında imha ve tasfiye temelinde bir ittifak yaptılar. Bu ittifakın temel yürütücü güçleri ise Türk ve İran devletleri olmaktadır.
Fakat İran’ın durumu ve şu andaki girişimi çok daha değişik nedenlere dayanmaktadır. Bu nedenler iki boyutludur. Birincisi, İran her şeyden önce Kürtleri inkar eden, imha etmek isteyen bir devlettir. Yani Kürt düşmanıdır. Kürtleri ezmek, bastırmak, kendi çıkarları temelinde kullanmak, asimile etmek için çok açıktan bir siyaset yürütmektedir. Bu siyasetini de “Kürt vardır” söylemiyle yapmaktadır. Yani kaba bir biçimde inkar etme yoktur, onu kabul ediyor gibi gözüküp, ama esasta değişik yollarla asimile edip, kendi devlet çıkarları temelinde Kürtleri kullanmak temel siyaseti olmaktadır. Bugün Türk devletinin ve AKP hükümetinin yürüttüğü siyasetin aynısını İran çok eskiden beri yürütmektedir. Dolayısıyla “Kürt vardır, ama asimile edilmelidir” siyaseti İran kaynaklı bir siyasettir ve şu anda yürütülen de budur.
İkincisi, İran şu anda PKK'nin zayıf olduğunu düşünmekte ve bu zayıflıktan yararlanarak onu ezmek ve tasfiye etmek istemektedir. PKK'yi tasfiye ederse kendisini güvenceye alacak, yine PKK’nin bulunduğu alanlarda kendi hakimiyetini sağlamlaştıracak ve böylece daha güçlü bir konuma ulaşacak. Eğer PKK'yi tasfiye edebilirse, bunu yapan bir devlet olarak Türkiye, Suriye, Irak üzerinde de bir etki gücü haline gelecek. İran’ın bir hesabı da budur.
Üçüncüsü, İran bir yandan PKK ile mücadele ederken, diğer yandan ise küresel sistemin kendisine yönelik saldırılarına karşı kendini sağlama almaya çalışmaktadır. Ortadoğu'daki halk hareketlerinin Suriye’de geldiği düzey onu korkutmaktadır. Suriye rejiminin durumu net değil. Bu netsizlik İran’ı çok ürkütmektedir. Eğer Suriye rejimi yıkılırsa sıranın İran’a geleceği kesindir. Dolayısıyla İran bu durumdan çok ürkmektedir. Bu nedenle de kendi devlet sınırlarını güvenceye almak istemektedir.
İşte PKK'nin bulunduğu Kandil, Xinêre, Xakurkê alanlarına yaptığı saldırıların bir nedeni de budur. Hem PKK'nin buradaki varlığını ortadan kaldırmak, hem bu alanlarda kendisi hakim olmak, hem de bu sınır hatlarında karakollarını oluşturup, askeri mevzilenmesini sağlamlaştırarak kendi hakimiyetini kurmak istemektedir. Bir anlamda kendi sınırlarını sağlamlaştırarak etrafında farklı bir güç bırakmak istememektedir. Bunu gerçekleştirdiği zaman da Irak, Türkiye ve ABD’den gelebilecek saldırılar karşısında kendisini askeri olarak sağlama almış olacaktır.
Dördüncü husus ise, İran’ın 15 Temmuz’da Kandile yönelik geliştirdiği askeri operasyon aslında bir İran-Türkiye ortak operasyonu olmaktadır. Belki burada savaşan İran askerleridir, ama askeri operasyonun hedefi, planlaması bu iki devlet tarafından yapılmış ve uygulamaya konulmuştur.
Peki, mademki bu planlama Türkiye ve İran tarafından yapılmış, neden Türk askeri de bu operasyona katılmadı, diye sorulabilir. İşte işin esası da burda ortaya çıkıyor. Çünkü Türkiye PKK'ye yönelik sınır ötesi bir operasyon yapmak için yeterli güce sahip değildir. Askeri olarak şu an bunu yapacak gücü yok. Ordu ile AKP arasında –her ne kadar açık edilmese de- çok büyük bir anlaşmazlık ve çatışma var. Dolayısıyla AKP Türk ordusunu PKK'ye karşı savaştıramıyor. Ordu AKP’nin çıkarına olacak böylesi bir harekâta katılmayı reddediyor.
Bundan dolayıdır ki, AKP, Türk ordusu yerine İran ordusunu PKK üzerine saldırtıyor. Kendi ordusuna söz geçiremeyince, tarihi olarak Kürt düşmanlığı yapmış olan İran devletinin ordusuna bu operasyon ihalesini verdi ve İran da bu ihaleyi alıp pratikte yerine getirmektedir. Dolayısıyla bu işin taşeronluğunu İran devlet ordusu yapmaktadır. Bu nedenledir ki, Kandil saldırısı sadece İran’ın değil, aynı zamanda Türk devletinin de içinde olduğu bir planın pratikleşmesi olmaktadır. Dolayısıyla şu anda PJAK ile İran ordusu arasındaki çatışmalar esasta sömürgeci soykırım rejimlerinin Kürd’ü inkar ve imha etme çabasının bir sonucu olarak gelişmekte ve PJAK’ın duruşu ve direnişi de Kürtlerin bu sömürgeci soykırımcı rejimlere karşı varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma mücadelesi olmaktadır.
Fakat Ortadoğu öyle bir coğrafyadır ki, tarih burda çok canlıdır ve her an kendisini tekerrür etmektedir. İran’ın şu andaki saldırısı elbette büyük bir Kürt direnişiyle karşılanmıştır. Direnmenin süreceği de görülüyor. Ama işin tuhaf olan ve acaba olabilir mi dedirten bir yanı vardır ki, onu da buraya not düşelim. Saddam Hüseyin rejimi de 1990’da ABD onayıyla Kuveyt’i işgal etmişti. Ertesi yıl ise ABD Irak’ı işgal etmiş ve Irak’ı fiili olarak üç parçaya bölmüştü. Bu olayı hatırlayınca “İran’ın durumu da acaba böyle mi olacak” diye insanın aklına bir düşünce geliyor.
Bakalım neler olacak! İran daha başka neler yapacak! Kimlerin başına ne tür çoraplar örecek!
Edîp Koçgîrî
- Ayrıntılar
