Adım Rezzan Andok, 1986 Diyarbakır Silvan doğumluyum. Aslen Batman’ın Kozluk ilçesi Beştarak(Golaye) köyündenim. Devlet baskısı ve ekonomik sebeplerden kaynaklı aile Diyarbakır’ın Silvan ilçesine göçtüğünden dolayı orada doğup büyüdüm.Ailem yurtseverdir. Özellikle çalışmaların yoğun olduğu ve bu çalışmaların ciddi bir biçimde çevrede de etkisini gösterdiği bir dönemde yurtseverliğini korumuş, düşman karşısında duruş sahibi olmuş bir geleneğe sahiptir. Bunun yanında içinde büyüdüğüm çevre de aynı biçimde bir tuttum sahibi olduğu için partiyle tanışmam çok zor olmadı. Çatışmaların Silvan’a yayıldığı, devletin kontra-gerilla örgütlemesi, Hizbullah’ın katliamları, faili meçhullerin yoğun olduğu dönemi yaşamam partiye olan ilgi ve katılımım üzerinde ciddi bir etkisi oldu. Yaşanılan olaylar, devletin aile üzerindeki baskısı (özellikle babamın o dönemde sık sık gözaltına alınıp işkence görmesi), düşmana büyük öfke ve intikam duygularımın gelişmesine neden olurken bununla birlikte örgüte büyük özlem ve tutkuyu yarattığını, küçük yaşta olmama rağmen yaşanılan çelişkilerden bu sonuca ulaştığımı söyleyebilirim. Ancak o dönemde pratik anlamda yapabileceğim bir gücün olmadığı kadar pratiğe sevk edecek bir bilincimin de geliştiğini söyleyemem. Daha çok ailenin de desteğini tam alarak düşmanın yozlaştırma mekanı olan okula yöneliyordum. Ailenin değimi ile ‘’Büyük adam olma’’ istemi ve çabasını veriyordum. Çünkü böylesi korkunç düşmana ancak büyük adam olunarak cevap vereceğime inanıyordum. Zamanla oluşan kişiliğin düşmana darbe vurmayı bir yana düşmanla bir işbirliğinin geliştiğini hissetmeme rağmen bunu aileye, çevreye anlatabilmek büyük bir ikna gücü ve çabayı gerektiriyordu. Bunu yapacak kapasitem yoktu. Ancak her zaman başvurduğum dostluk ilişkilerimle güç olmayı, düşmana karşı öfkemi canlı tutma yönelimi içerisindeydim. Şunu hiç unutmamam gerektiğine inanıyordum: Düşmana karşı öfkem ve partiye olan tutkum büyüdükçe büyük özlem ve büyük “İNTİKAM” gerçekleşecekti.
Genç yaşlarda çalışmalara başladım. Çalıştıkça Önderliğin yaratımlarını görüyor, heyecanlanıyor ve moral alıyordum. Ama hala bir teorik birikimim yoktu. Sadece duygularım ve düşmana olan kinim örgütlememi sağlıyordu. Beli oranda çevremdeki arkadaşlarımı harekete geçirmeye yetiyordu. Ama sorumluluk ve bilinç geliştikçe, Önderliği anlamaya, doğru bir mücadeleye yönelmem gerektiğini hissediyordum. Çok iyi biliyordum ki bende oluşan kin ve nefret kendi açımdan başlangıç için büyük bir etki oluşturmuşsa da partiye tam olarak fedai bir biçimde katılma yönünden yetersiz kalıyordu. Her insanın hayatında dönüm noktaları ve yeni oluşumlara sebep olabilecek tarihi önemde olaylar olur. Kendi açımdan da bu olaya denk, bu noktaya denk bir kaç olaya değinmek isterim. Birincisi, ‘92 veya ‘93 döneminde çevremde milis örgütlemesi biçiminde oluşan birimler vardı. Bir seferinde bu gruplarından biri devlet güçleri ile yaşanan çatışma sonucu saatlerce direnmiş sonunda da dört şahadet yaşanmıştı. Bu şahadetlere uygulanan bazı yöntemler insanın kabul edebileceği tarzdan değildi. Direniş sonucunda şehit düşen: Hadi, Feremez, Nazmi ve Vedat arkadaşların cenazeleri ile oynanmış, beyinleri çıkarılarak tavada kızartılmıştı. Onurlu ve vicdanlı bir insan sadece bu olayı bile kendisine esas alırsa dünyanın en büyük kinini taşır ve düşmana çok büyük bir intikam duygusu geliştirmesine yeter. Bu olayı hatırladığımda insanlığın ne hale düşürüldüğünü sorguluyorum.
İkincisi: Önderliğin ‘99’da uluslararası komplo sonucu esir düşmesi ve yaratılmak istenen ortam. Kendi açımdan ciddi bir şok etkisi yaratmış ve Önderliğe büyük tutkuyu geliştirmiştir. Sanki her şey bitmiş ve tek tek herkes alınıp öldürülecek havası vardı. Bu tabiî ki Önderliğin Kürt halkı için neyi ifade ettiğini açıklamak açısından önemli bir olaydır. Yani herkes bitmişti. Çünkü Önderlik Kürt halkı için her şeydi.
Üçüncü önemli bir olay olarak da yavaş yavaş katılmaya başladıktan sonra 2006 kışında Viyan Soran arkadaşın şahadeti bende ciddi bir sarsıntı yaratmış ve ciddi anlamda yoğunlaşmaya sevk etmişti. İlk defa “FEDAİ” kavramıyla tanışmış, arayışlarımın bu yönlü bir seyir kazanmasını sağlamıştı. Özgürlük mücadelelerinde egemen sistem sinsi, koplovari, kirli yöntemlerle direnişin önünü kesmeye çalışıp, bastırmaya yönelmiştir. T.C devleti de fırsat bulduğu her dönemde halka, harekete ve Önderliğe pervasızca yönelmiştir. Özellikle Önderliğe dönük tecrit koşullarını ağırlaştırarak İmralı sisteminin ağır koşullarını bir koz olarak kullanmaya ve bunu kadro ve halka kabul ettirmeye çalışmıştır. Kuşkusuz düşman bunu kadro ve savaşçıların etkisiz olduğu dönemlerde yapmıştır. Bu yönüyle İmralı tecridinin yaşanması başta kadronun cevapsız, direnişsiz, zayıf olduğu dönemlerde ağırlaştırılmaktadır. Ağır yönelimler geliştikçe fedai duruşların çıkması olması gerekenleri ifade etmektedir. PKK özgürlük tutkusunun Kürdistan’da canlanmasının zeminini, Kürdistan da fedai kişilik, duruş ile yaratmış ve fedai bir mücadelenin gerçekliğini oluşturmuş bir partidir. Bunun için diyoruz ki “fedailik PKK’nin yaşayan özüdür.” Fedai bir parti ve bunun en büyük fedaisi Önderlikdir. Bundan kuşku duymak ve gerekeni yapmamak en büyük ihanettir. Fedailik her zaman halkın toplumun ve bireyin özgür irade ve vicdani sorumluluk olarak en özgür eylemi ve en büyük yoldaşlığın zirveleştiği odaktır. Fedailer güvendikleri değerler için eylem yaparlar. Biz de en büyük amaç bu yönüyle Önderliğe bağlılık, Önderlik çizgisinin sevilen bir yoldaşı ve fedaisi olmaktır. Bireyin bu gerçekliği görüp yapabileceği en kısa zamanda özgürlük mekanı olan dağlara ve onun yoldaşlarının yoldaşı olmak kararını vermesi gerekmektedir.
Beş bin yıldır sömürülen kadın değerlerinin eylemcisi tüm dünya güçlerini karşısına alan en büyük savaşçı Önder Apo’nun eylemcisi, yine yüzyıllardır herkesin kendisine göre sömürülüp değerleri gasp edilen Kürdistan ve halkının bir eylemcisiyim. En önemlisi kapitalist sistemin genlerime kadar işlediği kendi öz değerlerime ulaşma yönünde bir eylemciyim ve ben çocukluk hayallerimin gerillasıyım. Bu müthiş bir sorumluluk ve aynı düzeyde bir mücadeleyi gerektirmekteydi. Fiziki olarak katılmış ama bazı his ve duyguların dışında her yönü ile sistemin oluşturduğu bir kişi ile karşı karşıyaydım. Paramparça edilmiş bir kişilik ile ancak sürüm sürüm sürünerek bir savaşım verilebilinirdi. Bu tabii ki yetmiyor, ciddi bir bilinç örgütlülük ve eylem istiyordu. İşte dağlar, gerilla ve eğitim bunun ilacıydı. Kendi değerleri ile yozlaşan kişiliğim aşılması çok zor bir anlamı ifade ediyordu. Zorlanmıyor muydum? Kesinlikle zorlanıyordum ama moral, irade, azim ve fedakarlık gerillayı ayakta tutan değerlerdir. Bunlarla yaşandığı sürece oluşuyor ve hedefime yaklaştığımı düşünüyordum. Yoldaşlarımı ve gerilla yaşamını seviyorum. Bir ilke olarak yaşama kendi irademle katılmayı esas aldım. Oluşan irade tamamıyla Önder Apo’nun yarattığı değerler ile açığa çıkıyordu. Yaşamak için savaşmak, büyük savaşabilmek için de doğru yaşamak gerekiyordu.
PKK’de yaşam kendini tüm özgürlük değerlerine adamaktır. Bu yönüyle bizler artık kendimizin değil tüm insanlığındık. Çünkü Önder Apo kadar hiç kimse tüm insanlık için bir ruh ve bilinç yaratmamıştı. Önder Apo’nun yaratmış olduğu paradigma tüm insanlığa hitap ediyor. Bizler katılacaksak bu paradigmaya göre, savaşacaksak bu paradigmaya göre savaşmak zorundayız. Bende olduğu gibi kuşkusuz herkesin birçok gerekçe ve intikam duyguları vardır. Önemli olan bunları örgütlemek, düşmana büyük darbe vuracak düzeye getirmektir. Bizler Önderlik ile buluşmadıkça bir hiçiz. Bunun için düşmana büyük vuracak koşulları barındıran partiye katılmak gerekiyor. Varsa bir gücümüz parti ile yoğurmamız gerekiyor. Ancak partileşerek büyük bir savaşım verilebileceğinden hiç kuşku duymamak gerekir.
Tüm bunların yanında birey yaşarken, kendini oluştururken, belli amaçlar doğrultusunda kendine yön vermek durumundadır. Amaçlar kişinin yaşadığı ortam ve o dönemdeki koşullar çevresinde belirlenir. Yine vicdani bir yansımanın ifadesi olarak da açığa çıkar. Kendi amacımı belirlerken beni en çok etkileyen olgunun vicdan olduğunu söyleyebilirim. Sorgulamalarım bana her zaman bazı gerçekleri açık bir şekilde gösteriyordu. Ben yaşamımı belirlerken; Önderlik gerçeği, halk gerçekliği ve parti gerçekliklerini göz ardı edemezdim. Bu yönüyle bir karar verilirken bu çerçevede olmasına özen gösterdim. Dolayısıyla amaç büyük ve Önderlik gerçekliği ile bütünleşmeliydi. Yine Kürt halk gerçekliğine denk bir çıkış ve partilileşmiş bir militan ile yola başlanmak zorundadır. Kendimi bunlar ile kıyasladığımda çok büyük ve ciddi bir çaba verdiğime inanıyordum. Çabamım büyük olması bende belli dönemlerde amacımdan uzaklaştıran bir duruşu göstermiş olsa da kendimdeki kararlılık ve bağlılığın canlanması ile her zaman amacıma ulaştığıma inandım. PKK oluşmuş ve yaşanılan yeni bir yaşamın mekânıydı. Önder Apo da bunu en çok yaşayan ve yaşatandı. Dolayısıyla yönelimlerin olduğu ve Önder Apo’ya saldırıların gerçekleştiği dönemlerde gelişen fedai duruşlar beni amacımda netleştirdi. Daha öncede belirttiğim gibi bu saldırılar bütün yetersiz yoldaşlığımızın bir sonucuydu. Bu noktada ben de diğer yoldaşlar gibi tarihin bir daha tekerrür etmemesine katılıyordum. PKK gerçekliğinde saldırılar Kemal’ce, Hayri’ce, Mazlum’ca durdurulur. Önderliğe yönelimi durdurmak Zîlan’ca bir tavrı göze almakla gerçekleşebilir. Ben de bunlardan kopuk bir yaşamı asla kabul edemezdim, etmeyeceğim de.
Gelinen aşama, yaşadığım dört buçuk yıllık gerilla yaşamı beni bu gerçeklikleri görmeye yöneltti. Çok değerli, anlamlı yoldaşlıklar yaşadım. Harun Ahmet, Azat, Tirej Erdal ve şu an bile her an her saat şahadet haberlerini aldığımız bir çok yoldaşımız. Tabii ki hiçbir mücadele bedelsiz başarıya ulaşamaz. Ancak bizler, son dönemlerde verdiğimiz bedeller ile bu savaşı başarıya götürmemiz gerekiyordu. Halkımız her gün işkence tutuklama yaşarken, çocuklarımız artık ihanet etmeyecek hayaller kurmamak için 5 yaşından alınıp eğitilmek bir yana öldürülüyor, işkence görüp tutuklanıyorlar. Gerçekten de tarih hiç bir zaman böyle bir düşman ile karşılaşmamıştı. Tarihte yaşanılan tüm savaşların bir kuralı, ilkesi, ahlakı vardı. Ama T.C ve AKP bu kural ve ilkeler bir yana ahlaksızlaşmış bir gerçekliğin somut ifadesidir. Ahlaksızlık en somut bir biçimde taçlandırılıyor. İmralı tecridini görmeyen, sarsılmayan iliklerine kadar hissetmeyen bir kişinin militanlığından, savaşçılığından, yurtseverliğinden, insanlığından kuşku duymak gerekir. Bu gerçekliği görüp de PKK’nin yaşayan özüyle bütünleşmeyip kendini, bu özle yani fedailikle gerçekleştirmeyen kişilik kesinlikle unutuyor, duygusuzlaşıyor, direngenliğini yitiriyor ve teslimiyeti yaşıyordur.
Kürt gerçekliğinde hisler, duygular, sevgiler ve umutlar körelmişken Önder Apo bunları tekrar canlandırdı. Hissettiği için Zîlan’ca tavırlar açığa çıktı. Sevdiği için Fikriler, Semalar oluştu. Direndiği için Beritanlar tanrıçalaştı. Ve zalimler tarihin en büyük direnişi ile karşı karşıyadır. Ancak bu zalimler tarihin en büyük savaşına da kendini hazırlamışlardır. O zaman bizim yapabileceğimiz kendimizi en büyük savaşa hazırlamak ve fedaileşmektir. Bu yönü ile bende kendimi fedai eyleme hazırlarken yaşamın ne kadar güzel olacağını görebilmekteyim. Yaşamı sevenler ancak büyük eylemler yapabilirler. Çünkü bizler özgür yaşamı yaratmak için bir mücadelenin içindeyiz. Zilanca tavır sergileme isteminin bende müthiş bir heyecan yarattığını belirtebilirim. Zilan en büyük sorumluluk duygusudur. Ve ben bu süreçte kendimi sorumlu hissediyorum. Büyük bir çıkışın yaşanması gerektiğine inanıyorum. Biliyorum ki şuanda benim gibi yüzlerce arkadaş var. Hareketimizin belirttiği gibi düşman bunu bildiği için baharın gelişinden müthiş korkuyor ve köşeye sıkışmış her yere pervasızca saldırıyor. 2012 senesi, PKK’nin tarihten almış olduğu direniş geleneği ile bir başarı ve özgürlük yılı olacaktır. Buna katkı sunmak, bunun savaşçısı olmak en onurlu pratik olacaktır. Ve kesinlikle zafere yakın olduğumuza inanmak zorundayız. Zafere kilitlenmiş bir savaşçının yaşamı anlamlı olabilir. Bizler kesinlikle düşman karşısında elini kaldırmış bir gerçekliğin savaşçıları değiliz. Biz buna ihanet deriz. Bizler bin sefer ölür ama yine kalkıp düşmana mermi sıkmasını kendine esas alan ve düşmanı bin kere öldüren bir gerçekliğin savaşçılarıyız. Bizler bize yaşama hakkı vermeyen, yaşamı haram eden ve yaşatmayan bir gerçekliğe karşı savaşanlarız.
Biz özgürlük savaşçıları kendimizi savaşın sanatıyla donatır ve savaş alanına öyle çıkarız. Bizler kadınla kölece yaşamı ve bunun ifadesi olan güdülerle yaşamayı değil kadınla anlamlı, özgür, onurlu bir yaşamın aşığıyız. Kadına aşığız. Çünkü kadın toplumsallığın oluştuğu merkezdir. Bizler kadınla beraber savaşırken, güzelleşiyor, güzelleştikçe seviliyor, sevildikçe de özgürleşiyoruz. PKK yaşamı yönünü anatanrıçaya dönmüş öyle savaşıyor. Bunun içindir ki erkek, devlet, iktidar bir korku içerisindedir. O da biliyor ki bu savaş zafere ulaşırsa adalet, eşitlik, doğallık, iyi, güzel, gerçek sevgi ve aşk tekrar canlanacak; kâr, çıkar, sömürü ortadan kalkacaktır. Bunu gören insanlık tüm gücü ile ana kadına dönecek ve özünü yaşayacaktır. Kadın köleliğin kalktığı mekanlar, özgür mekanlardır. Biz bu mekanlarda yaşamış bireyler olarak özgürlüğe olan tutkumuz gereği kadınla yaşamayı ve savaşmayı anlamlı buluyoruz. PKK’de kadın savaşmasını bilen, boyun eğmeyen, melekleşen, özgür yaşayan, erkeğe teslim olmayandır. Yaşanan bazı düşkünlükler PKK’nin özüyle çelişmekte, ne PKK erkeğini ne de kadınını temsil etmektedir. Biz buna müthiş karşıyız ve yaşamayacağız. Nasıl ki yıllardır içimizde teslimiyeti yaşayan anlayışlar son süreçte bir bir açığa çıkmışsa, kadına yaklaşımda güdüsel, düşürücü anlayışlar da yerle bir edilecek ve tümden bitecektir. PKK’deki kadın bunu hak etmiyor, diyoruz. Bunu yaşamamak için bilinç, irade, örgütleme, savaş, Önderlik felsefesine bağlılık gerekmektedir. Biz kendimizi ancak bununla donatırsak özgürlüğe yürüyebiliriz. Biz bu yürüyüşlerin yoldaşıyız. Kadının yoldaşı olabilmek, kadınla beraber savaşabilmek, zafer elde edebilmek zihniyet devrimini gerçekleştirebilmek bizim vazgeçilmezimizdir. Onun için kadın özgürleşmedikçe toplum özgürleşemez, diyoruz. Kürt toplumunun özgürlüğü kadın özgürlüğünden geçer, diyoruz. Çünkü erkek kendini yalana dayandırır. Yalanla oluşturulmuş bir sistemle yıllarca savaşıyoruz. Kürt kadını hiç bir zaman bu sistemin kadını olmadı, sürekli direndi. Belki günümüz gibi elinde kıleşi, bombası, ağır silahı yoktu ama sevgisi ile dili ile kültürü ile direndi. Özü ile yaşadı ve doğurduğu çocuklarına aktardı. En çok şiddetle karşılaşmasına rağmen yılmadı, umut ve ışık gördüğü her düşünceye bağlandı, aşık oldu. Ama kandırıldı, metalaştı, tecavüze uğradı. Kimse bu kadınlar Önderliğe nasıl bu kadar bağlıdır dememeli, gerçeklik tüm çıplaklığıyla ortadaydı. Önderlik erkeği öldürmüştü. Bu gerçeği görüp savaşmayan, Önderliğe katılmadan bir kadın nasıl dayanabilir ki. Bir militan erkek ya da kadın bu gerçeklikten asla uzaklaşarak yaşayamaz, uzaklaştığında düşer, gelenekselleşir ve sistemi yaşar. Biz de yaşanan sorunların kaynağında da bu uzaklaşma yatmaktadır. Biz Ronahi, Beritan, Berivan, Viyan , Nuda, Dicle, Bese, Tekoşin, Çiçek ve Zilan tarzını yaşamsallaştırdığımız oranda aşkımızı güçlendirebiliriz.
Zafer ve özgürlük tutkusu ile Önderliğine bağlı bir halkın çocuğu olmak gurur verici bir duygudur. Tüm soykırım, imha-inkar ve gasp ile karşılaşan Kürt halkı PKK ile yeniden direndi, dirildi. Tam anlamıyla yeniden yaratıldı. Kürt halkı özgürlük mücadelesine binlerce çocuğunu feda etti. Yetmiyor birçok çıkışta en büyük fedai duruşları sergiledi. Tarih boyunca var olma-yok olma savaşımının içinde olan bu halk Önderlik ile artık varlığını kanıtlamış ve özgürlük mücadelesine kollarını sıvamış bir konuma gelmiş bulunmaktadır. Bu halkın geleceği artık kendi elindedir. Özgür olacaksa kendisi, köle olacaksa yine kendisi karar verecektir. Kürt halkı şunu çok iyi biliyor: İmralı’da tutsak bırakılan Önder Apo değil Kürt halkının özgürlük tutkusu, mücadele azmidir. Önderliksiz bırakılmayı bir kader olarak bize kabullendirmek istiyorlar. Hayır, beş bin yıldır Kürt halkı Önderini arıyor ve bulmuştur. Bu bir kader de olsa onu alıp değiştiriyoruz. Bir halk ancak Önderliği ile var olur. Bu saatten sonra artık kimse Kürt halkını birbirine düşman edemez, yok edemez ve savaştıramaz. Önder Apo Kürt halkının zihni, ahlakı, politikasıdır. Bir toplum ancak ahlak, zihniyet ve politika ile ayakta durabilir, varlığını sürdürebilir. Onun için Önderlikle en çok bütünleşmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz. Tabii ki Beko’larımız hala var ama onlar bizim için artık bitmiş gücünü yitirmiştir. Bu gerçekleri gördükçe de kahrolmaktadırlar. Önder Apo işbirlikçiliği, ihaneti ve teslimiyeti yok etme savaşımında büyük devrimler yaratmıştır. PKK halkı ile bütünleştiği bir dönemden geçmiştir.
Topyekün bir saldırı var. Bizlerde ancak topyekün direnerek bu komployu boşa çıkarabiliriz. Önderlik kendi açısından yaratmış olduğu yeni paradigma, felsefe, taktik ve strateji ile komployu boşa çıkarmış, “görüşmeye çıkmıyorum” tavrı ile yeni dönemin ruhunu yansıtmıştır. Bizler de bu ruha denk bir duruş ile süreci karşılamamız gerekiyor. Ruh direniş ruhudur. Ruh serhildan ruhudur. Ve artık zafer, özgürlük ve başarının tam zamanıdır. Buna inanıyor bunun da fedaisi olduğumuz için çok şanslıyız. Değil tutuklama, gözaltı, soykırım, asimilasyon bu halkı durdurmak bin tane atom bombası da artık bizi durduramaz.
BîJî SEROK APO
BîJî RAPERİNA GELEKî
AN JîYANEKî AZAD AN Jî NE DANA JîYANKIRIN
YAŞASIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELEMİMİZ
AİLEME
Raporuma yazdığım tüm noktaları sizin de anlayacağınızdan hiç şüphe duymamakla beraber başta size hitaben bir yazı yazmama kararını vermiş olsam da özellikle düşmanın basın oyunlarından haberdar olmanız için bir kaç noktayı dile getirmek istedim. Belki yapacağım eylem televizyona, basına farklı yansır kaygısı ile sizin beni anladığınıza inanıyor, size müthiş bağlı olduğumu belirtiyorum. PKK’de kararları hiç kimse vermez, tarihi sorumluluklar ve vicdani muhasebeler insanı karar almaya götürür. Şunu iyi bilmenizi isterim: Bu yaşam tamamıyla kendi irademle seçilmiş ve bu tarzda bir eylemi de ben kararlaştırdım. Gerillada yaşadığım süre boyunca sizi çok özledim. Bir kaç kere arama ve ulaşma fırsatı bulsam da hem sizin hem de kendimi hazırladığım eylemim için güvenlik noktasında sıkıntı yaratacağını düşündüm ve aramadım. Bu eylemle onurlanacağınızı biliyorum. Siz de biliyorsunuz ki fedailerin arkasından ağlanmaz, gurur duyulur. Bunun için diyorum, beni güçlü karşılayın düşmana olan kininizi haykırın, kültürünüzü ve dilinizi koruyun. Bu noktada bir özeleştiri vermek istiyorum; gerilla ortamında dımılki konuşacak çok arkadaş olmadığı için ben son süreçteki çabama rağmen tam olarak dilimi koruyamadım. Ama rüyamda kendimde ve hayalimde hep öyle konuştum. Fazla bilgi sahibi olmadığım için tam olarak kimin ne iş yaptığını, öldüğünü bilmiyorum ama tüm insanlarımı sevdiğimi, onlar için mücadele ettiğimi bilmelerini isterim. Sadece babamı bir kaç kez TV’de gördüm yıpranmış ve yaşlanmıştı. Sağlığına dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Benim böylesi bir mücadelenin içine girmemde katkılarını unutmayacağım. Onun için borçluyum, böyle bir tarzla ödeyeceğime inanıyorum. Canım anam, benim katılacağımı ilk senin hissettiğini anladığımda korkmuştum. Sonra anladım ki sen sonuna kadar benimlesin. Ve ben senin için de savaşıyorum, bunu biliyordun. Sen tüm annelerin acısını her zaman hissettin. Güçlü olmanı istiyorum. Senin vermiş olduğun ahlak, terbiye ve eğitimin olmasaydı bu günlere gelemeyeceğimi biliyorum. Bunun için ben aslında senin eyleminim. Sana aşığım, bağlıyım seni çok seviyorum. Ve kesinlikle diyorum ağlama beni sahiplenmek istiyorsan güçlü olman gerekiyor, sonsuz sevgilerimle oğlunuz REZZAN
Devrimci Selam Ve Saygılar
Rezzan Andok
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
9 Kasım 2011 gecesi Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Devecik Köyü yakınlarında özel bir şirkete ait HES şantiyesine gerillalarımız tarafından bir baskın yapılarak iş araçlarının yakıldığı iddia edilmişti.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 9 Haziran günü Ağrı’nın Diyadin ilçesine bağlı Kire Tûtek alanında işgalci TC ordusu tarafından başlatılan operasyonda 11 Haziran günü saat 17.45 sularında gerillalarımız ile düşman askerleri arasında bir çatışma yaşanmıştır. Çatışmada 2 yoldaşımız şahadete ulaşmıştır. Çatışmadaki düşman ölü ve yaralı sayısı güçlerimizce netleştirilememiştir.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 10 Haziran günü Dersim merkeze bağlı Halbori köyü çevresine yönelik olarak işgalci TC ordusu tarafından bir operasyon gerçekleştirilmiştir. Aynı gün gerillalarımız ile işgalci TC ordu askerleri arasında bir çatışma yaşanmıştır. Çatışma sonucunda 1 düşman askeri öldürülmüştür.
Eskiden hep “Osmanlıda oyun çok” derlerdi. Ancak boynuz kulağı geçmiş. Osmanlı türedisi AKP faşistlerindeki oyunlar, geçmiş “Osmanlı oyunları” temelinde yükseldiği için onları da aşmış bulunmaktadır. Fakat bir fark vardır: ne oyun tezgâhlarlarsatezgâhlasınlar, artık oyunlarını yutacak Kürt ulusu yoktur!
Sömürgeci faşist sistemin başı Erdoğan ile ondan rol kapmaya çalışan asimlado Kemal Kılıçdaroğlu buluşmasını tüm basın-yayın kuruluşlarının, köşe yazarlarının, “ Kürt sorunu için önemli adım, tarihi fırsat, önemli buluşma, çözüm umudu belirdi, vb. başlıklarla vermeleri yeni bir oyunun sahnelenmekte olduğunu göstermektedir. Bazıları kendilerini öylesine kaptırmışlar ki, hepsi de ellerini ovuşturarak, aslında Kürt halkının da tartışmaya katılmasını beklemektedir.
Türk sömürgeci devleti ve AKP hükümeti belki de tarihinin en zor dönemini yaşamaktadır Kürdistan özgürlük mücadelesi karşısında. Önder Apo üzerinde uygulanan ve artık kapsamlı bir işkenceye dönüşen tecrite rağmen tarihi bir direniş sürdürmektedir. 2012 Newroz ile birlikte Kürdistan halkı daha fazla bir duyarlılık, bilinç ve örgütlülükle yeni bir serhıldan sürecine girmiştir. Kürdistan özgürlük gerillası da, karların erimesiyle birlikte Türk sömürgeci ordu ve polis sürülerine karşı kapsamlı bir gerilla hamlesini başlatmış ve başarıyla yürütmektedir.
AKP’nin Kürdistan özgürlük hareketini ve Kürdistan halkını “yeni bir anayasa” gündemine çekerek oyalamak istedi. O, tutmadı. O tutmayınca bu kez “ Kılıçdaroğlu-Erdoğan görüşmesi” gündemleştirildi. Hemen arkasından, bazı sözüm ona liberaller, “ artık Kürt siyaseti de gereğini yapmalı, sorumlu davranmalı, PKK’ ye dur demeli” diye yazmaya başladılar. Demek ki amaçları, bir taraftan Kürtleri beklenti içine koymak iken, öte yandan Kürt legal siyaseti ile PKK’yi karşı karşıya getirmek.
Türk sömürgeciliğinin bu iki azgın temsilcisi ve Kürt ulusunu tarihten silmek üzere hazırlanmış Şark İslahat Planı üzerine yemin etmiş bu ırkçılar ne yapmışlar ki, sıra Kürt siyasetine gelsin. Bir takvim dahilinde Önder Apo’nun serbest bırakılacağını, Kürdistan halkını demokratik özerklik iradelerini tanıyacaklarını mı açıklamışlar, soykırımcı katil ordularını ve siyasi soykırımcı istihbarat-polislerini çekeceklerini mi açıklamışlar, koruculuğu lağvedeceklerini mi açıklamışlar… Ortada deyim yerindeyse fol yok, yumurta yok. Ama ortada tam bir yaygara var. Amaç, Kürdistan halkını bir kez daha sömürgecilerden beklentiye sokmaktır.
Bunun dışında herhangi bir amaçlarının olmadığı, ertesi günü AKP’nin faşist polis birlikleri Kürdistan’ın Van ilinde ve ilçelerinde ne kadar belediye başkanı ve BDP yöneticisi varsa hepsini rehine almış, bir gün öncesinde de Gever de, Özgür Taşar isminde bir Kürt gencini vurarak katletmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, tümüyle amaç, Kürt siyasetçilerini PKK ile karşı karşıya getirmek ve Kürdistan halkının yönünü yine Ankara’ya çevirmektir.
Fakat bunun tutmayacağını anlamış olacaklar ki, bu kez yeşil faşizmin önemli temsilcilerinden Beşir Atalay bir özel savaş bombası daha patlattı. “ ‘Yeni Açılım Paketi’ “Anadille ilgili çalışmalarımızı Başbakan açıklayacak. Kuzey Irak’ta silahların teslimi için görüşmeler yapılıyor. Bizim Hükümet olarak bu konuda çalışmalarımız durmuş değil.” Tabi ki, amaç yine aynıdır. Zaten Beşir Atalay’ın kendisi hemen arkasından da ekliyor, Vatandaşların devlete güvenlerini kaybettirici uygulamaların telafisi için çalışıyoruz. Yaz döneminde yeni bir anlatma çalışmamız olacak. Ücra köşelere kadar ulaşıp vatandaşlarımıza aydınlatacağız.” diyor. Amaç, sömürgecilikten, Kürdistan’ı işgalden vazgeçmek değil, hala “vatandaşlarının devlete güvenini yeniden yaratmaya” çalışmaktadır.
Bunun açık anlamı şudur: Türk sömürgecilerinin, işgal güçleri ve kurumlarının Kürdistan’da hiçbir meşruiyetleri kalmamıştır. Sömürgeci Türkiye Cumhuriyeti Devletinin soykırım, katliam, sürgün, asimilasyon, işkence, idam, göçerterek Kürtlerin nüfus yoğunluğunu bozarak ulusal topluluk olma konumundan çıkarma vb. politikalar tutmadı. AKP’de bunu meşrebince denedi, o da tutmadı. En son gerçekleştirdikleri Roboski katliamı ve sonrasında izledikleri politikalar sömürgeci, hilebaz iğrenç yüzlerini iyice açığa çıkarmıştır. Yaptıkları-yapmak istedikleri, bir kez daha Kürdistan halkını kandırmak, devlete bağlamaktır. Onun dışında bir anlamı yoktur. Kürt ulusunun belleğinde iyice yer etmiş bir söz vardır: baxte rume tuneye. Bu halk Önder Apo ve Kürdistan özgürlük hareketinin mücadelesiyle artık hem kendisini, hem de Türk sömürgeciliğini tanımıştır. AKP’nin faşist gerçeğini de kendi deneyimleriyle görmüş, anlamıştır.
Bu halk, Önder Apo’nun çağrısı üzerine barış elçisi olarak gönderilen PKK gerillalarının şu anda zindanda ağır hapis cezalarıyla cezalandırıldığını henüz unutmadı. Barış elçisi olarak Kandil’den Kürdistan Özgürlük Hareketinin mesajlarını, mektuplarını sömürgeci sistemin cumhurbaşkanına, başbakana, genelkurmay başkanına, meclis başkanına götüren evlatlarının zindanda olduğunu nasıl unutsun?
Bir yıla yakın bir zamandan beri sürekli koster bozuk yalanıyla Kürdistan halkının Önderi Abdullah Öcalan üzerinde uyguladığınız tecridi nasıl unutsun?
Hiç kimse heveslenmesin artık kimse Kürtleri çatıştıramaz. Güney Kürdistan yönetimini PKK’ye saldırtmak için Türk devleti çok çalıştı, hala da çalışmakta olduğu anlaşılmaktadır. Güney Kürdistan yönetiminin PKK’ye silah bıraktırma, teslim alma, bunun için dayatmada bulunma gibi ne bir görevi, ne de sorumluluğu vardır. Beşir Atalay nerden çıkarıyor bunu? PKK ile Barzani arasında Beşir Atalay’ın iddia ettiği gibi ne bir tartışma, ne de bir görüşme vardır. Kürtlerin gündeminde çatışma değil, ulusal birlik konferansı vardır. Kürdistan özgürlük gerillasından her darbe yedikçe ve “kök kazıma” söylemleri boşa çıkıp, Kürt, Türk ve tüm dünya kamuoyu nezdinde prestijleri beş paralık olunca, Güney Kürtlerine yüklenmeyi bir siyaset bellemişlerdir. Ancak artık o dönemler geçti.
Bunun böyle olmadığını Türk devleti de bilmektedir ancak, kamuoyunu yanıltmak, Kürtlerde bir beklenti yaratmak amacıyla böyle özel savaş yöntemleri devreye konulmaktadır.
Sömürgeci Türk efendiler, boşuna uğraşmayın, Kürdistan halkı, üzerinde şekillendiği, rengini, sesini ve ruhunu aldığı kadım topraklarında sömürgecilerden, işgalcilerden kurtulmuş olarak her halk gibi kendi kaderini tayin ederek özgür yaşamını kurmak istiyor. Kürtçe kurs, seçmeli ders vb. zırva ve hakaretlerinizi duymak bile istemiyor. Sömürgeci efendiler siz dilinizi seçmeli derslerde mi öğrendiniz? Siz Kürt ulusunu ne sanıyorsunuz? Kürtler bu kararlılık, bilinç ve örgütlülüğe ulaşmışlardır. Bu toprakları bırakıp, defolup gideceksiniz. Her sömürgecinin, her işgalcinin işgal ettiği ülkeden çıkmak zorunda olduğu gibi… Artık bayat kardeşlik edebiyatınız sökmez! Biz Kemal Pir, Deniz Gezmiş kardeşliğini biliriz! Başka sahte, köleliği dayatan kardeşlik edebiyatlarınızı da tanımayız.
Kürdistan özgürlük hareketi ve Kürdistan halkının bir gündemi vardır: Önder Apo ve Kürdistan halkının özgürlüğü için Devrimci Halk Savaşı! Onun için Kürdistan, Van’da gerçekleştirdiğiniz ve Kürt halkının kendi oylarıyla seçtiği temsilcilerini esaret altına almanız karşısında gösterdiği serhıldan tutumunu tüm Kürdistan’a ve Türk metropollerine yayacaktır. Neden Van serhıldanı, sömürgeciliğin bozkırını tutuşturan bir kıvılcım olmasın? Bir kıvılcım bir bozkırı tutuşturabilirse, Van serhıldanı neden tüm Kürdistan’ı sarmasın? Neden Kürtlerin özgürlük ruhu serhıldanlarla şahlanmasın? Neden bir kene gibi bedenimize yapışarak kanımızı emen Türk sömürgeciliğinin kanımızı daha fazla emmesine izin verelim? Topraklarımızda katliam yapmasına, bizleri esaret altına almasına, bizi yönetmesine, kimliksiz bırakmasına neden izin verelim?
Herdem Serhıldan
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 10 Haziran günü saat 19.00 sularında Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Terê köyü karakolu askerlerince karakol çevresinde düzenlenen operasyon esnasında gerillalarımızla bir çatışma yaşanmıştır.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 8 Haziran günü saat 07.30 sularında Hakkari’nin Gever ilçesine bağlı Dotkan köyü kırsalında operasyona çıkan işgalci TC ordusu ile gerillalarımız arasında bir çatışma yaşanmıştır. Yaşanan çatışmada 1 yoldaşımız kahramanca direnerek şahadete ulaşmıştır.
- Ayrıntılar
İnsanoğlu doğuştan doğru görmediklerine, bulmadıklarına karşı refleks gösteren bir varlıktır. Öyle ki ruhuna sindiremediklerine karşı bir duruş sergiler. Bu tabiatın da bir kanunudur. Doğanın en küçük, gözle görülmeyeninde dahi bu yaşam refleksini görürsünüz. Buna kimileri öz savunma diyor. Kimisi meşru savunma diyor. Ve kimisi de var oluşun yani doğuşla birlikte o varlığa verilen hakların korunması diyor. Sonuç itibariyle hangi isimle adlandırsanız adlandırın, tanımı ne olursa olsun, bu yeryüzüne gelişle birlikte her varlığın bir yaşama hakkı vardır. Bu yaşam hakkına el atılır atılmaz, bu hak gaspına karşı bir direnç gösterilmeye başlar.
Doğada özelde birinci doğada bu refleks adeta içselleşmiştir. Ve biz bu doğal reflekse çoğu zaman instinkt yani içgüdü diyoruz. İçgüdüyü sözlükler: “Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak, doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkıtabiî” diye tanımlıyor.
Biz sadece doğuştan bir varlığa bahşedilmiş haklardan bahsederken, bu direnci dile getirirken insanın insan olmayla yani toplumsal bir varlık olmayla da edindikleri haklarından da bahsediyoruz. Bu haklar ise başkasına devredilemeyecek kadar insanı insan eden haklardır. Kim olursa olsun, gücü ne olursa olsun bu haklardan asla ama asla vazgeçilemez. Bu haklara bir saldırı yöneltildiğinde bu haklara karşı karşı koyuş dediğimiz gibi bir var olmanın temel gerekçesi ve gayesidir.
Çok uzatmadan dolaysız söyleyelim ne söylemek isteyeceğimizi. Bugün Türkiye cumhuriyeti diye tabir edilen yapı içerisinde insana ve toplumlara bahşedilmiş doğal ve toplumsal haklar inkar edilerek en küçük dirence karşı korkunç cezalar yağdırılmaktadır. Öyle ki poşu taktı diye gençler 11 yıl hapis cezalarına çarpıtılmaktadır. Parasız eğitim istiyor diye gençler 8 yıldan daha fazla zindan cezası almaktadırlar. Cebinde 3 yumurta bulundu diye 11 yıl ceza alabilmektedirler. Bir gün grev yapıldı diye 315 işçi işlerinden atılmaktadırlar.
Halbuki yukarıda da dile getirildiği gibi var oluşsal hakların ötesinde bir şey istenmemiş ve var oluşsal hakların dışında gösterilen bir refleks ve tepki de sergilenmemiştir. Dünyanın neresine giderseniz gidin, eğer oralarda faşizm denen bir siyasal sistem yoksa -belirtilen insani tepkilere bırakalım cezaların verilmesi -normal karşılanır ve bireylerin böylesine tepkilerine dışa vurmaları için teşvik edilir. Ne de olsa bireyin en küçük tepkilerinin dışarıya taşması demek daha büyük tepkilerin hatta yıkıcı tepkilerin önü alınması demektir. Bir nevi damlayken sorun çözümlenir ki göl olup bentleri taşmasın. Ve büyük yıkıcı zarar verici sonuçları olmasın.
Ancak faşizmin vuku bulduğu, despotizmin hakim olduğu, tekçi, otokratik, anti demokratik ve anti toplumcu rejimlerde-ki bu karakterleriyle zaten anti sosyal yapılar oldukları için-insani tüm refleksleri bastırırlar. Dediğimiz gibi böyle yapılar zaten ahlak dışı ve hukuk dışı yapılardır. İnsan vicdanında yerleri olmayan yapılardır. Böyle olunca doğalında insan ve toplum vicdanında yerleri olmayan bu yapılar kendilerini var etmek için hep var oluşsal hakları ezmenin, bastırmanın yollarını ararlar. Aksi taktirde kendilerine yaşama zemini bulamazlar. Bulamazlar çünkü bu halleriyle dediğimiz gibi zaten toplum dışıdırlar.
Evet, faşizmin, despotizmin, otokratik, tekçi yapıların hüküm sürdüğü yerlerde doğal insani refleksleri göstermenin yeri yoktur. İnsan olmanın verdiği hakları savunmanın yeri yoktur. O zaman yeniden, insan olmanın verdiği hakları tesis etmenin yolu bu faşizan yapılara karşı direnç göstermekten geçtiğini görelim. Ancak bu direnç ve haklar üç yumurta taşıyarak, bir pankart açarak, bir poşu takarak tesis edilemez. Bu hakları yeniden elde etmenin tek yolu vardır o da: Dağlara çıkmadır. Dağlarda özgürlük türküsünü hür ve gür haykırmaktır. Çünkü dağlar insana ve topluma bahşedilmiş olan doğal hakları yeniden tesis etmenin en kutsal mekanlarıdırlar.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 7 Haziran günü saat 22.40 sularında Elazığ’ın Arıcak ilçesi ile Arıcak’a bağlı Tırmav karakolu arasında operasyona çıkan işgalci TC ordusu askerlerine yönelik gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiştir.
- Ayrıntılar
Meçhul Asker Anıtı üzerine tartışıyorlar. ‘Kürdistan`ın her yerine bir Meçhul Asker Anıtı dikilmeli’ diyenlere karşı, ‘ne gerek var, hangi yana baksan orada toprağa katık olmuş bir can olduğunu bilirsin zaten. Dağıyla, taşıyla, toprağıyla, çeşmesiyle, çiçeğiyle bu coğrafya zaten baştan başa bir Meçhul Asker Anıtı değil mi?’ diyorlar.
Onlar, toprağı içindeki canla algılıyorlar hep. Onlara göre toprak, içinde can saklı bir dost, anı dolu bir bellektir. Hatırlamak için özel bir işarete gerek yoktur. Toprağa bakınca, toprağa verdikleri canları hatırlıyorlar. Ve toprağa bakınca kendilerinin de toprak olacakları zamanların ötesine geçip bir aynada kendilerine bakar gibi bakıyorlar. Toprağı güzelleştirmeyi seviyorlar. İlle de bir sembolü olacaksa canların; gül olmalı, çiçek olmalı dercesine toprağa gömdüklerinin yanı başlarına çiçek ekiyorlar. Toprağın en çok güzelleştirilen, en çok özenilen parçası can gömülü parçası oluyor. Ve güzellik şaşırtıcı bir titizlikle yaratılıyor.
Dağ başında görmeyi en son bekleyeceğiniz görüntülerle karşı karşıya getiriyor bu titizlik. Her yan zaten verilmiş adıyla bir canı temsil ediyor. Her canın ayrı bir hikayesi var. Bu hikayeleri dinleye dinleye bir süre sonra etrafınızdaki her şey yeni yeni biçimler kazanmaya başlıyor.
Bir çeşmeye adını vermiş bir gerillanın gülümsemesini avucunuza alıp içer gibi içiyorsunuz suyunu. Bir tepeye bakınca, gün batımını izleyen bir siluet görüyorsunuz karşınızda. Adı var, hikayesi var. Sanki seslenseniz size cevap verecek Şehit Sarya Tepesi.
Lelikan Tepesi`ne bakıyorsunuz, ‘heval’ desen, sana el sallayacak gibi duruyor karşında.
Ve karşıdan Goşinê`ye seslenseniz; ‘pismam’ deseniz, size cevap verecek sanki, ‘pismam değil, heval’ diyecek gibi duruyor oracıkta.
Aşağıda akan dere, çatışma mevzisinde ıslık çalmayı seven Bermal`ın ıslık sesinde akıp gidiyor. Biraz kulak verseniz; ıslığında Bêrîvanê`nin melodisini hemen anlayacaksınız. Bir de canların toplanıp çiçek bahçesi içinde sohbete durmuş olduğu ziyarete açık, sembolik anlamı olan özel mekanlar var dağ başında.
Dağ başının en özenilen, en güzel mekanları Şehitliklerdir.
Neden bu kadar büyük bir özen ve çaba sarf edilmiş bu yerler için diye sormadan edemiyorsunuz.
Kendisi baştan başa bir Şehitlik olan bu coğrafyada, bu Şehitlikler neyi anlatıyor? ‘Bir mezarı bile yok’ demesinler diye. Biz, mezar arayışında değildik, ama madem ‘bir mezarları olsun’ dedik, onlar her şeyin en güzeline layık. Yapılacaksa, en güzeli onlar için yapılmalı,’ diye yapılmış şehitlikler.
Ad bırakmak, kendini hatırlanır kılmak amaç değildir hiç bir zaman. Can vermek, can olmak ölümsüzleştirir insanı. Ad olsan başka ad gelir, sen silinirsin. Hatıra olsan, başka bir hikayenin hatırasında silinir gidersin hafızalardan.
Ama can olsan toprakta; adın değişir, hikayen değişir, sen hep yaşayan bir can olursun.
Bir de cana can katmak, can katılan toprağa yüz sürmek vardır.
Şehitlikler, ‘can katılan toprağın yüz sürülesi sembolleri,’ diye yapılmış.
‘Ne istiyorlardı acaba,’ diye sormaya gerek yok; bir şehitliğe ziyarete gittiğinizde çiçek eken, çiçek sulayan, toprağı avuçlayıp koklayan bir gerillaya, ‘ne istiyorsun,’ diye sorsanız; toprak konuşur, çiçek konuşur ve siz toprağın altındakinin konuştuğunu hissedersiniz.
Onlar birbirinden hiç ayrılmayan, birisinin yarım bıraktığı hikayeyi devam ettiren, bir sonrakinin anlatacağı hikayeyi başlatan, birisinin bıraktığı adı taşıyan bir sonrakine ad bırakanlar olarak yaşıyorlar.
Bitmez bir hikayenin, silinmez bir adın, toprakla bütünleşmiş canları olarak hep canlılar. Şehitlik, canın hep canlı olduğu bir mekandır.
Özellikle son yıllarda, savaş zamanında şehit düşmüş gerillaların farklı yerlerdeki cenazeleri toplanıp, büyük bir özenle yapılmış Şehitliklerde bir araya getiriliyor. Hangi alana giderseniz, o alanın en güzel ve ulaşılabilir yerinde ve çoğunlukla bir çiçek bahçesi görünümündeki Şehitliklerle karşılaşıyorsunuz.
Kendileri topraktan, taştan, kerpiçten yapılmış barakalarda yaşayan gerillalar, istisnasız bütün Şehitlikleri doğanın renkleriyle boyanmış duvarlarla örüyorlar. Tek tek her şehidin mezarını, mermerle süslüyorlar. Her tarafa ağaç ve çiçek ekiyorlar. Gelecek ziyaretçiler için oturma ve barınma yerleri yapıyorlar.
İnsanı şaşırtacak kadar büyük bir özen ve emekle çok güzel mekanlar halinde inşa ediliyor Şehitlikler. Her Şehitlikte, o bölgenin bütün şehitlerinin elde edilebilen bilgileriyle bir arşiv oluşturuyor. Son yıllarda çok geniş bir çalışmayla, çok zengin bir arşiv merkezi oluşturulmuş. Bu konuda sürekli bir araştırma çalışması yapılıyor. Tek tek her şehitle ilgili en küçük bilgiler bile toplanıp bir araya getiriliyor ve bu bilgilerden bütünlüklü bir arşiv oluşturulmaya çalışılıyor. Şehitlerin aile ve yakınlarına ulaşılmaya, bilgi alıp vermeye yine sürekli bir diyalog içinde olunmaya çalışılıyor.
Şehitlikler bu anlamda birer bellek, birer arşiv, birer ilişkilenme merkezi görevi görüyorlar. Bu çerçevede bir kurumlaşmaya gidilmiş. Buna Şehitlikler Kurumu deniliyor. Henüz yeni yeni oluşmaya başlamış bir kurumlaşma. İleriye dönük bir çok projesi var. Bu konuda kapsamlı bir çalışma içinde oldukları görülüyor.
Gerçi Apocu hareketin, şehitlere ve şehitlik olgusuna yaklaşımı başından beri çok farklı bir yere sahip. PKK`nin kuruluşu anlatılırken, sürekli ‘şehidin anısına verilmiş bir cevap’ olarak tanımlanıyor. Yine PKK, kendisini ‘bir şehitler partisi’ olarak tanımlıyor.
Şehitler hep yaşayan değerler olarak algılanıyor. Savaş zamanında şehitlerle ilgili sürekli bir arşiv çalışması yapılmaya çalışılmış; şehitlerin yaşamı kitaplarla, şiir, edebiyat ve basın yoluyla canlı tutulmaya çalışılmış. Ancak savaşın zorlukları içinde bir çok şehitle ilgili yeterli bilgi arşivlenememiş, ya da, arşivlenmiş bir çok bilgi, çeşitli nedenlerle kaybolup gitmiş.
Örneğin, bir eyalet ve bölgenin arşivleri toprağa gömülerek saklanmış. Bu tür gömmeler güvenlik nedeniyle yeri en fazla 2 kişi tarafından bilinen yerlerde yapılmış. Ve savaş zamanında çoğu arşiv saklayanların kendilerinin de şehit düşmesi nedeniyle kaybolup gitmiş. Sadece şehitlerle ilgili bilgiler değil, çoğu zaman gerillaya katılan kişilerle ilgili ilk bilgiler ve örgütün o alanla ilgili çalışma belgeleri, örgüt merkezine daha ulaştırılamadan kaybolmuş.
İşte, son yıllarda bu kaybolan belgelere ulaşmak, ya da, o dönemlerde yaşayan gerillalara ulaşarak bu bilgiler tekrar derlenip toparlanmaya çalışılıyor. Ailelerin bu yönlü taleplerini karşılayabilmek amacıyla yoğun bir çaba görülebiliyor.
Özellikle son yıllarda hareketin bu konudaki imkanları sonuna kadar kullanılarak bir tarih bilgisi ve bilinci oluşturulmaya çalışılıyor. Şimdilik yetersiz olsa da ileriye dönük bir çalışma olarak sürekli gündemde tutuluyor. Şehitlik Kurumu, bu çalışmanın merkezi olarak örgütlendirilmiş. Ve Şehitlikler bunun sembolü olarak geliştiriliyor.
Şehide bağlılık, şehidi yaşamak ve yaşatmak, insanın toprakla ve tarihle bağını en iyi ifade eden sembol oluyor. Zaten yapılan Şehitlikler de bu yaklaşımın ürünü. Şehitlikler, sadece gerillanın kendi arkadaşlarının anısına bağlılığın bir gereği değil, aynı zamanda, bütün Kürt halkının bu konudaki duyarlılığına cevap olmak amacıyla geliştiriliyor. Bu yüzden de dağlardaki Şehitlikler olabildiğince halkın rahatlıkla ulaşabileceği yerlerde yapılıyor. Yine halkın ziyaretine açık olan bu Şehitlikler gelen ziyaretçileri her yönüyle tatmin edebilecek bir biçimde örgütlendiriliyor.
Son yıllarda özellikle Güney Kürdistan sahasında bir çok Şehitliğin yapıldığı görülüyor. Kandil`de, Xinêrê`de, Xakûrkê’de, Zağroslarda, Behdinan`da, Garê`de, Zap’ta, Haftanin’de ziyaret ettiğim Şehitlikler, gerçekten de çok etkileyiciydi. Hem buralarda kalan gerillalar ile hem de ziyarete gelen ailelerle bir çok sohbetimiz oldu. Şehide verilen değer ve duyulan bağlılık, bölge halkını çok derinden etkiliyor. Kendi çocuklarının mezarını ziyarete gelen aileler, hem onların anılarının yaşatıldığını görüyor, hem de çocuklarının yoldaşları tarafından temsil edildiğini görüyorlar.
Şehitliğe gelen ailelerin çocukları, artık sadece kendi oğulları ve kızları olmaktan çıkıyor. Kendi çocuklarından, ‘heval’ diye bahsetmeye başlıyorlar. Ve her hevalı kendi çocukları olarak görüyorlar.
Toprağa bir veriyorlar, bin alıyorlar.
Toprağa can vermek, dağda çok bereketli ürünler veriyor. Verilen can ölümsüzleşiyor. Toprak, canlı bir çiçek bahçesine dönüşüyor Kürdistan dağlarında.
Toprağa çocuklarını verenler, heval alıyorlar. Hevallere heval verenler, binlerce çocuk sahibi oluyorlar. Bir oğlunu, bir kızını toprağa veren ana, binlerce oğul ve kız sahibi oluyor.
Şehitliklerde hevallerine oğul ve kız diye sarılan şehit anaları gördüm. Her birisi bereketli bir toprak gibi bakıyordu yeni çocuklarına. Zaten toprak, ANA değil mi? Dağ, en doğurgan ANA. Ve dağda bütün analar toprak bereketinde heval oğullar ve kızlar doğuruyorlar gözlerinin pınarlarından. Her damla yüreğine akıp bir ananın, yüreğinde çiçek bahçesi güzelliğinde evlatlar yeşertiyor. Dağın evlatları can evlatlar. Hayırlı oğullar ve kızlar doğuruyor can toprak.
Onlara sorsanız; kendileri bir dağı, bir ülkeyi, bir dünyayı mesken edinmişler. Onlar dağın, ülkenin, toprağın canı olmaya gelmişler. Topraktaki canla, can olmaya gelmişler. Nerede vurulup düşseler toprağa, çiçek olup yeşerecekler gibi yaşıyorlar. Onlar, yaşamı canlı olmak olarak anlamıyorlar; onlar, yaşamı can olmak olarak anlıyorlar.
Canlı olan, ölü de olur. Can olan, sadece suret değiştirir. Dağda insan, en çok da çiçek oluyor. Bundan olsa gerek, kim bir şehitliğe giderse çiçek ekiyor. Kim ziyarete giderse, yanına çiçek alıp götürüyor. Şehitlikler, hep çiçeklerin çoğaldığı yerler oluyor. Çiçeklerle konuşulan, çiçeklere söz verilen, çiçeklere ant içilen yerlerdir dağlarda Şehitlikler. Yeni katılan gerillalar, ilk ziyaret edip söz verdiği, eğitimini bitiren gerillanın yemin törenini yaptığı, bayramlarda ilk ziyaret edilip sevincin ilk paylaşıldığı yerlerdir bu çiçek bahçeleri.
Askeri törenlerin mekanı oluyor kimi zaman bu çiçek bahçeleri; En disiplinli, en derli toplu törenlerin huzurlarında yapıldığı komutanlardır toprağın canları, çiçek komutanlar.
Şehitlikler, semboldür çiçekle ifade edilen. Sembollerden yaşama indiğimizde ise bütün dağ bir çiçek bahçesidir. Bir gerilla, hüzünlenip bir yoldaşıyla konuşmak istediğinde, karı delip fışkıran bir berfin`in yanı başına oturur. Bir karanfil koklar. Bir papatyayla sohbete dalar.
Dağlarda toprak, candır. Can ise çiçektir. Ve dağlarda her çiçek bir Meçhul Asker`dir...
Jêhat Bêrtî
- Ayrıntılar
