15 Ağustos’un ilk kurşunu vahşetten öte zihniyetli düşmana vurulunca doğduğum köydeydim.
Dört yıl olmuştu köye gitmemiştim.
Köyümüz beni bir efsun gibi kendine çekiyordu.
Şehire alışmamıştım.
Şehirde iken de Amed’in dışına çıkar, pamuk tarlalarının içinde gezer, ağaçlı ve yeşillik yerlere atardım kendimi.
Yaşadığım başka yerlerde de öyle idim.
Batıda okurken de öyle idim.
Şehirden kaçar, köylerdeki bahçelere dalardık.
Bazen bahçelerden incir, bazan nar , bazende elma aşırırdık.
Bazen bahçe sahiplerine yakalanırdık.
Onlar bizi tehdit eder, bizde çocukluk halimizle diklenirdik onlara.
Biraz da isyancıydık. Bize ne dayatırlırsa tersini yapardık.
Başka bir şehirde iş yaparken, düşmanın yılan soğukluğundaki resmi kurumundan kaçar halk içine girerdim.
Nerdeyse her gece halktan birinin evinde yatardım.
Bu ruh halinde olan biri olarak 15 Ağustos Atılımı olunca, doğduğum köye amcamın ve akrabalarımın yanına gitmiştim.
Ben köydeyken İlk Kurşun, hem “vahşetten öte zihniyetli devşirilmiş bir ırkçılığa” hem de bu düşmanın devşirdiği Kürde vurulmuştu.
“Vahşetten öte zihniyetli devşirilmiş bir ırkçılık” diyorum. Devşirilmiş Türk ırkçılığını tanımlarken şunun için kullanıyorum.
En son Batman’ın Qubin ilçesinde, kimyasal silahlarla şehit düşürülen 5 arkadaşımızdan Şehit Laşer’in yiğit ve vakurlu annesi Naime anne, Türk vahşetini tanımlarken şöyle dedi.
Çocuğunun cenazesini görünce “bu vahşetten öte bir şeydir” tanımlamasını yaptı.
Benden bundan dolayı “vahşetten öte zihniyetli devşirilmiş bir ırkçılık” tanımını kullandım.
Çünkü anneler yüreğinin derinliğinde ne varsa onu seslendirirler. Çok engin ve derin sezgilerle konuşurlar. Söyledikleri hakikatin ta kendisidir.
Bundan dolayı bende diyorum ki, Büyük Komutan Egit’in komutasında tanımladığım zihniyetteki düşmana ilk kurşun atılanca söz konusu düşmanın gırgıreleri ne dediler?
“Üç beş çapulcudurlar.
72 saatte yok edeceğiz” dediler.
72 saatte yok olmadık.
Sonra “eşkıya” dediler.
Herkesle ilişkilendirdiler.
Sonra “ayrılıkçılar, bölücüler” dediler.
Babaları imparator ABD ile zihniyetini transfer ettikleri AB ile ikizleri olan İsrail’den akıl aldılar ve dediler ki “terörist”.
Dediler şu bu. Arap ve Fars ırkçısı despotik iktidardan da destek aldılar.
Ne ettiler ne yaptılar, yine de üç-beş çapulcu bitmedi.
HRK oldu ARGK, ARGK oldu HPG, dönüşüm üzerine dönüşüm sağlandı. Gerilla halklaştı. Halk gerillalaştı. Bugün Kürdistan’ın her yerinde ve ülke dışında Özgür ve Özerk Kürdistan’ın inşa sürecini Kürdistan halkı muhteşem bir şekilde kutluyor.
1 Haziran 2010’da, 4.Dönemi orta yoğunluklu bir aktif savunma direnişiyle başlatarak, 15 Ağustos’un diriliş devrimini, Özgür Kürdistan Devrimi’ne dönüştüren HPG gerillaları Egit’in izinde özgürlük devrimini taçlandırıyorlar.
Bundan sonra hiç bir güç, ne Kürdistan halkının ne de Kürdistan gerillasının özgürlük devrimindeki yürüyüşünün önünü alabilir.
Su yatağını bulmuştur. Yolumuz hakikat ve kutsallık yoludur.
Hakikat ve kutsallık yolunda, gelecek ve özgürlük bizimdir.
Toplum olarak özgürce varoluşumuz için canımızı ortaya koyduktan sonra tabi ki gelecekte, özgürlükte bizimdir.
İlk kurşundan bu mirası aldık, aldığımız mirası büyüttük ve şu anda özgürlük fedailerine dönüşen bir halk olduk, toplum olduk.
Bundan daha öteye ne söylenebilinir ki, “vahşetten öte bir şey” yapan bir düşmanın iradesini kıran ve ona diz çöktüren Kürdistan gerillası ve halkı için.
Bu halkın ve bu gerillanın bir üyesi olmaktan dolayı onurluyum.
Ve diyorum ki,
Yaşasın 15 Ağustos Diriliş Destanı!!
Ya Toplum Olarak Özgürlük Ya Hiç!!
Özgür Bilge
- Ayrıntılar
Biz Kürtlerde doğum günleri çok bilinmez. En azından daha yakın sürece kadar da bu böyleydi. Ve belki birçok yerde halen doğum günleri bilinmez. Ölümler ise sadece ve sadece atılan tarihlerle bilinir.
Ne zaman gelip ne zaman gittiğini bilmemek önemli bir eksikliktir. Tarihsizliktir. Bir şeylerden yoksunluktur. Biz Kürtlere geçmişte birilerinin devlet memuru keyfince tarihler takmıştır. Ya da takmamıştır. O bilinen meşhur 1. 1. ya da 1 Ocak doğum günü esasta Kürt halkına karşı uygulanan keyfi tutumdur. Ve bu tutum fevri bir davranış olmadığını bugünlerde daha iyi anlıyoruz. Meğer yapılanların tümü bilinçlice tarihsizleştirerek köklerinden koparma girişimiymiş.
Evet, eğer 15 ağustos büyük direniş ve diriliş bayramının anlamını öğrenmek istiyorsak tek bir kelime ile doğum tarihini yazmaktır. Yazdırmaktır. Kimileri için onların belleklerine kazıtmaktır. Bu kimilerinin sömürgeci statükocu güçler olduğu da açıktır.
Evet, 15 Ağustoslu günleri yaşıyoruz. Gerilla olarak bu günün anlamı bizim için daha da can alıcı. Bizi var eden, yaşama kavuşturan, kinlerimize, öfkelerimize, isyanlarımıza, arayışlarımıza, başkaldırılarımıza ve de içe dönmelerimizi aşarak kendimiz olmaya götüren günün adıdır 15 Ağustos. Buna zemin sunan, şans veren günün de adıdır. Öyle sanıldığı gibi sadece askeri bir eylemlilik değildir.
Evet, 15 Ağustos tüm çılgınlıklarımıza, taşkınlıklarımıza, boyun eğmelere karşı geliştirdiğimiz haykırışlarımıza, sıradanlaşma dayatmalarına duyduğumuz tepkinin, hırsın da yaşam bulmasının yolunu açan gündür. Öyle herkes gibi olmamızı bekleyen sömürgeci kültüre, siyaset oyunlarına, köle tutsak yaşam arayışlarına karşı da kendimiz olabilmemiz için verilen fırsatın adıdır.
Evet, 15 ağustos her Kürt genci için bir milat.
Hele hele gökyüzünde kanat çırparak özgürleşmek isteyecek her insan için bir kapı.
Özgürlük ve adalet arayışları güçlü olanlara bir yol.
Kimlik sahibi olmak isteyenlere bir silah.
Sıra dışılığı kabul etmeyenlere kanat.
Tüm dünyayla boy ölçüşmek isteyenlere bir şans.
Kanatlanarak yürümek ve uçmak isteyenlere ise bunun yolunu çizen ve gösteren bir gündür.
Ve biz biliyoruz ki kimileri bu güne “İlk Kurşun” dedi. Ve bu İlk Kurşun’un öncelikli olarak kimliksizliğe, zayıflığa, renksizliğe, köleliğe, tarihsizliğe sıkıldığını da biz ekleyelim.
Evet, İlk Kurşun biraz da doğum günü sahibi olmak için atılan bir kurşun. Biraz da tarihine kavuşmak için atılan bir kurşun. Biraz da tarihsizliğe sıkılan bir kurşun.
Evet, 15 ağustos diriliş bayramı bunun için kutsanması gereken bir gündür. İnsanı tarihleştirerek ölümsüzleştiren bir günün ancak ve ancak kutsanacağı açıktır. Dünyanın neresine gidersek gidelim yaratım günleri görkemli anılır. Görkemli kutlanır ve görkemli kutsanır.
Halkların tarihlerine bir bakalım. Destanlarına bir bakalım. Halkları ölümsüzleştirme anları her zaman görkemli edebiyatlarla ebedileştirilirler. Ölümsüz kılınırlar. Ölümsüz kılınmaların da ötesinde böylesine günler insanların belleklerine unutulmamaları için kazıtılırlar.
Ve biz Kürtler ve Ortadoğu halkları için 15 Ağustos direniş ve diriliş günü biraz da ölümsüzleştirme anlarıdır. Tarihle buluşturma anlarıdır. Tarihle buluşma anlarıdır.
Ve yeni bir 15 Ağustos diriliş bayramını kutlarken tarihle buluştuğumuzu, yaşarken tarihleştiğimizi, tarihin bir öznesi olduğumuzu bilerekten kendi doğum günümüze kavuştuğumuzu ve bundan böyle de her zaman kendi tarihimizle yaşayacağımızın sevinciyle karşılıyoruz.
Doğum günümüz, günlerimiz kutlu olsun.
Bir yoldaşımızı yazdığı gibi:
Sevdalanmıştık gökyüzünün parlak maviliğine
Yıldızlara coşarak ay ışığıyla şarkı söyleyip
Dans ederdik el ele, kol kola ve
Omuz omuzaydık hepimiz
Hepimiz sevdalıydık
Bereketli toprağa ve
Biz ateşin çocuklarıydık
Bakire topraklarda
Her birimiz ateşle yıkanıp
Dans ederdik maviliklerin içinde
Ateşin etrafında bir halka olurduk
Ayaklarımız toprağa değdiğinde
İçimiz umut dolardı
Uzun saçlarımız ta belimize inerdi
Açıp savururduk rüzgarların görkemliliğine
Ve biz büyük bir coşkuyla dans ederdik
Uçarcasına sevdalıydık parlak güneşe
Yüzümüz güneşe dönük
Güneşe doğru koştuk
Çünkü biz güneşin çocuklarıydık
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Apocu hareket ve oluşturduğu kültürün en önemli özelliklerinden bir tanesi mücadele yöntemlerindeki amaç bağlılığıdır. Hiçbir zaman amacının temizliği ve kutsallığına halel getirecek, zarar verecek yöntemlere başvurmamasıdır. Karşılaştığı yönelimler ne kadar acımasız, ahlak dışı savaş yöntemleri olsa da halkının özgürlüğü ve demokratik komünal yaşam kültürünü oluşturma gibi soylu bir amaca zıtlık teşkil edecek savaş ve mücadele yöntemlerine meyil etmemesidir. Amacın temizliği oranında seçilen yol ve yöntemlerin meşruluğu bir yandan destekleyicilerini arttırdığı gibi saldırı sahiplerinin beklediği tepkileri vermediğinden adeta onları çileden çıkarıyor.
Yeni bir 15 Ağustos yıldönümünü yaşadığımız bugünlerde karşılaştığımız tablo da tam anlamıyla bunun eseri oluyor. Daha birkaç gün önce beş yoldaşımız Beşiri ovasında katledilmiş ve cenazelerine Türk ordusunun bir kültürü olmuş insanlık dışı uygulamalar gerçekleştirilmişken, her gün halkımıza yönelik farklı yöntemlerle şiddet ve baskı farz ediliyor, faili meçhuller geliştiriliyorken, planlı linç kampanyaları düzenleniyorken intikam ve öç alma dışında herhangi bir yöntemi seçmeyeceğimiz düşünülüyordu. Ama hareketimiz hangi taraftan olursa olsun bir damla kanın dahi fazladan dökülmesini istemediğinden bir kör dövüştense barışa her zaman şans tanımaya devam ediyor.
Şüphesiz bu karar karşısında kafası karışan kimi kesimler de mevcut olabilir. Bunun çok yadsınmasından ziyade anlamak ve çatışmasızlık kararının gerekçesini doğru anlamak önem taşıyor.
Her şeyden önce bu kararın alınmasında Önderliğimizin birinci derecede rolü vardır. Her ne kadar hareket ve halk olarak dördüncü döneme geçerek kendi öz irademiz ve mücadele gücümüzle özgürlüğümüzü kazanmak, varlığımızı korumak çerçevesinde bir orta yoğunluklu savaş yürütüyor olsak da halkımızın da sıkça belirttiği gibi önderliğimiz barışın elçisi olarak tarihi bir misyonu vardır. Yaklaşık iki buçuk aylık kızgın savaş sürecinin Türkiye ve dünya kamuoyunda yarattığı etki gözönüne getirilerek Kürtlerin iradesinin tanınması çerçevesinde barışa son bir şans tanınmıştır.
Hareket olarak mücadelemizin temelinde yatan olgu şudur; Kürt halkının haklarının tanınması ve binyıllardır yaşadığı adaletsizliğin kaldırılmasıdır. Bunun için gerekirse ölmeye ve öldürmeye hazır olsak da en fazla da yaşayıp yaşatmaya kilitliyiz. Bu açıdan geçmiş savaş süreçleri gibi sürekli bir şiddeti ön plana çıkarmak istemiyoruz. En azından kendi açımızdan sınırlı da olsa bu konuda barışçıl çabalara da bir şans tanımak bir Apocu kültür olarak her zaman gündemimizdedir.
Geçen iki buçuk aylık mücadele sürecimiz kesinlikle 15 Ağustos ruhuna denk bir mücadele ve direnişle geçmiştir. Kürdistan dağlarında ve Türkiye şehirlerinde faşist devletin her türlü hedeflerine yönelerek gerillanın ne kadar etkili olabileceğini dost düşman herkese göstermiş bulunuyoruz. Bu bir mesaj, bir ön uyarıdır. Bunu arkasından gelebilecek eylemsellik ve savaş pratikleri için ip uçlarıdır. Kontrollü olarak yürüttüğümüz geçen iki buçuk aylık savaş sürecinin yılları sarabilecek bir kapasitesinin olduğu, Kürdistan gerillalarının bunu en etkili bir şekilde süreklileştirebileceğini herkese göstermiş bulunuyoruz. Bu noktada halkımızın evlatlarının onurlu Agitçe mücadesi kısa dönem açısından Kürt halkının yararına bir sonuca ulaşmış bulunuyor.
Bu gelinen aşamada gerillanın yanında halkın da özellikle Demokratik Özerklik tartışmalarına katılımı ve serhildan, ayaklanma hareketi de düşmana bir şeyler göstermiştir. Kürt gençleri ve kadınlarının ön saflarında yer aldığı serhildan hareketlerinin geçmişten çok farklı bir şekilde bir ayaklanma havasına bürünmesi tabii ki Kürt sorununa savaş ve şiddet ile çözümsüzlüğü dayatan kesimleri uyandırmıştır. Artık pasif demokratik yasal serhildanların yanında yasa dışı serhildan ve ayaklanma da halkımızın kullandığı bir yöntem olarak düşmanı sarsmıştır. Gençlerimizin yaratıcı fikirleriyle birlikte cesur uygulamalarını da geçtiğimiz süreç içinde yoğunca gördük. Tabii ki Kürt halk potansiyelinin, direnişinin elbette herkes gösterdiği bir şeyler vardır.
Bu noktada karşımızdaki düşmana bir kez daha düşünme fırsatı tanımak, hareket ve halkın temsilcilerine karşı gelişen yalan propaganda ve karalama kampanyalarının yanlışlığını gösterme açısından böylesi bir ilanın gerekliliği oluşmuş bulunuyor. Ortadoğu’da en kutsal dönem olarak da bilinen Ramazan ayı vesilesiyle böylesi bir karara gidilmesi belki de herkesi düşündürecek bir gerekçe olacaktır. Bugüne kadar gerçekleştirdiğimiz tek yanlı ateşkes ve çatışmasızlık süreçlerinde üzerlerine düşeni yapmayarak geçen süreçte dökülen kandan sorumlu olan kesimleri göreve davet olacaktır. Israrla savaşla gerillayı bitirebileceklerini düşünen, halkı baskı ve yıldırmayla etkisi altına alabileceğini düşünen kesimlerin de bir kez daha bu görüşlerini gözden geçirmesine vesile olacaktır.
Tabii tüm bunların yanında bizim iyi niyet barışçıl çabalarımızın istediğimiz yönde evrilmemesi ve savaşın daha da şiddetlenmesi olasılığı daha güçlüdür. Çünkü çok iyi biliyoruz ki karşımızda çok gerici faşist bir yönetim mevcuttur. Kürt varlığını toplumsal olarak kabul etmeyen ve bireysel haklar ve teslimiyetçi bir kültür çerçevesinde onay verdikleri Kürt kimliğini öne çıkarmak isteyen devletin önümüzdeki bu bir aylık süreçte de devrede olacağı görülmelidir. Bir yandan anti propagandayla hareketimizin bu ateşkesinin nedenlerini farklı yansıtmaya çalışacakları gibi diğer yandan provokatif girişimler sergileyeceklerdir. Yani aslında bu dönemde savaş sürecine uygun bir şekilde savunma refleksleri güçlü olan kesimlerimizin rahatlamasını fırsat bilerek saldırılar geliştirebilirler. Bu açıdan aslında her zamankinden daha fazla dikkatli ve duyarlı olunması gereken bir dönemdeyiz.
15 Ağustos 1984 günü patlatılan ilk merminin yarattığı değerlerin daha da güçlendirilmesi ve zaferi, özgürlüğü kalıcı bir hale getirmesi amacıyla başlattığımız bu bir aylık süreç şüphesiz herkesin daha fazla kenetlenmesi ve örgütlülüğünü güçlendirmesi gereken bir ara süreçtir. Sürecin olumsuz yönde gelişmesi ihtimalini yüzde doksan dokuz görerek geçmiş mücadelede yaşadığımız kimi eksiklikleri gidermek, daha etkin ve aktif mücadele edebilmek için bir fırsat olarak da görebilmeliyiz. Unutmayalım ki önümüzde özerkliiğin ilanı ve uygulanması gibi büyük bir görev bulunuyor. Bu görevin ağırlığı ve hassasiyetini gözeterek gelişen süreci rehavetin bir gerekçesi değil, daha çok iş yapabilmek, sürece daha fazla hazırlanmak açısından iyi değerlendirmeliyiz.
15 Ağustos atılımının mimarı Agit arkadaşın kişiliğini, çalışma tarz ve temposunu kendimizde işleyerek, her türlü bireysel çıkar ve hayali bir kenara bırakarak halkının özgürlüğü için mücadeleyi daha da güçlendirmenin zamanıdır. Tüm gençlerimizin, halkımızın bu duyarlılığı sergileyeceğini, bu tarihi süreçte de hareketi ile birlikte düşmanını gerileteceğinin bilinci ve rahatlığıyla ÖNDER APO, ölümsüz şehitlerimiz ve halkımızın 15 Ağustos diriliş bayramını kutluyoruz.
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Taraf gazetesinin başındaki Ahmet Altan’a gazete kurması için parayı veren AKP’nin denetimindeki devlet hazinesi.
Ahmet Altan’ın kitap yazıp basmasını finanse eden Avrupa Birliği. Altan’ın kitapları AB fonlarıyla basılıyor.
Taraf gazetesinin muhabir ve yazarlarının da neredeyse çoğunluğu ya CIA ya MİT yada ikisinin ortak yetiştirmesi.
Gazetenin yazı işleri müdürü Yıldıray Uğur CIA’ya bağlı NED-National Endowment for Democracy- yani Demokrasi İçin Ulusal Fon kurumunun finanse ettiği Genç Siviller Hareketinde tetikçi yapıldı.
Gazetenin Ankara Temsilcisi Lale Sarıibrahimoğlu-Kemal- İngiliz Dış İstihbarat Örgütü olan MI6 tarafından eğitildi. ABD’nin, Pentegon ile CIA’nın ortak bir dergisi olan Jane’s Defence Weekly dergisinin ajan çalışanıdır.
Gazetenin diğer yazarı komiser Emrullah Uslu, Kürdistan’da katliam yapan Hizbul-Kontranın başörgütleyicisi bir kontgerilladır. MİT kontenjanından ABD’de CIA tarafından eğitildi.
Kurtuluş Tayiz ise, hem bir itirafçı hem de JİTEM elemanıdır. Şimdi ise MİT’e transfer edilmiştir.
Rasim Ozan Kütahyalı’nın, MİT elemanı olduğu herkesin malumudur.
Yasemin Çongar’ın, CIA’de ki görevinin bilmiyen yok.
Mehmet Baransu’nun, MİT ve CIA’ya birlikte çalıştığı aşikardır. MİT elemanı olarak lise ve üniversitede okutulduğu, istihbarat konusunda ise CIA tarafından Amerika’da uzmanlaştırıldığı biliniyor.Bu nedenle ABD’ye götürülüp eğitildi.
Altan ailesinin, Teşkilatı Mahsusa’nın kuruluşundan itibaren dört göbekten Türk istihbaratına ajan kalemşörlük yaptıkları belgelidir.
Dedeleri böyle idi. Babaları böyle idi.Kendileri de böyle. Çocukları da aynı yolu izliyor.
Bundandır ki, Altan kardeşler hep devletin maskeli ırkçı tetikçileri olmuşlardır. Dedeleri vatansever maskeliydi. Babaları sol maskeliydi. Kendileri liberal maskeli. Çocuklar ise post-liberal maskeli.
Böyle oldukları içindir ki, Mehmet Altan, Önder APO uluslararası bir kopmlayla esir düşünce şöyle demişti. “PKK, önderini kaptırdı. Kürtler ve PKK, Türklerin karşısında artık yenik davranmalıdır”. Kısacası küçük Altan, Mahmut Esat Bozkurt’un “Türk olmayanların tek hakkı vardır. O da Türklere hizmet etme hakkıdır”, söylemini cilalayarak Kürtlere diyordu ki, “siz artık bundan sonra bizim kölemizsiniz”.
Büyük Altan’da, Türk ırkçılığın zirvesine tırmanırken liberal cilayla kendini pazarlıyor.
Yazdığı her yazıda, Yeşil Türk Irkçılığının en son temsilcisi AKP’ye biat edin diyor. O, AKP’den palazlandığı için, Türk-Islamcı faşizmi ve ırkçılığının talancı ve gaspçı sermayadarlarını bir çırpıda özgürlükçü ilan ediyor.
Türk ordusunun, HPG gerillası karşısındaki yenilgisini de istihbarat eksikliğine, ordunun profesyonel olmamasına bağlıyor.
Türk ordusunun, Zap yenilgisinden sonra karizmasının bozulması ve otoritesinin yerle bir olmasını AKP’nin siyasi başarısına bağlıyor.
Zap’ta, HPG gerillası karşısında yenilgeye uğrayan, anlı şanlı Türk ordusuna karşı artık herkesin ses çıkarabileceğinin üstünü örtüyor.
HPG’nin her eyleminden sonra darbe alan Türk ordusunun yenilgisini saklamak için, Yeşil Kontgerilla’nının tetikçiliğini yapan kendi gazetesinde yalanlar dizisini yayınlıyor.
Bilmem istihbarat iyi alınmamışta, HPG gerillası görülmüşte, bilinçli bir şekilde vurulmamışta, ordu içinde bazı hainler varmışta, savaşın bitmesini istemiyormuş ta....
Eğer savaş biterse ordunun etkinliği kalmazmış, o nedenle fazla gerilla öldürülmüyormuş ta...
Birde Teşkilata Mahsusa mensubu tetikkeş ve soykırımcı bir Türk subayının torunu ya onun verdiği canilik ruhuyla olacak ki, “niye daha fazla gerilla öldürmüyorsunuz” da diyor.
İşgalci Türk ordusunu mazlum yerine sokuyor. Kürdistan’da soykırım yapmak üzere, Kürdistan’da askerlik yapan katilleri filinta ve masum çocuklar şeklinde betimliyor. Duyguya hitap ederek körleşmiş ve nasırlaşmış Türk ırkçılığını körüklüyor.
Kürdistan’ın her türlü şekilde işgal edilmesini meşru görürken, “devletin gerillayı öldürme hakkı var, fakat HPG gerillasının ülkesini, halkını ve kendini savunma hakkı yok” diyor.
Sadece bu da değil, Türk ordusunun yenilgisini yalan yayınlarla şuraya buraya bağlıyor.
İşte Taraf Gazetesi ve işte en yakın tarihteki yalanları.
Birinci yalanı:10 Ekim 2007 günü bir üsteğmen, bir yarbayı arıyor... Ona, PKK militanlarını( bazı yorumcular, ‘askerler, militan kılığına girmiş olabilir’ diyor) kastederek, “Benim adamlar çok zayiat veriyor, ya koordinatlarını değiştirin ya da Heron’u düşürün” diyor... Yarbayın cevabı: “Bir çaresine bakarız…”
20 Temmuz’da MİT kendilerine servis ettiği yalan bilgiyi dayanarak, bir makale yazan Ahmet Altan, yazdığını yalanı öyle allayıp pulluyor ve diyor ki, “Bugün Gazetesi-Fetullahçıların En Irkçı Kolu- büyük bir haber yazmışmış”.
Dünyanın en küllü yalanı budur. Neden yalandır açıklıyorum. 5 Kasım 2007’deki Bush-Erdoğan’ın Washington görüşmesine kadar Heron uçakları Türkler adına keşif yapmıyordu. 5 Kasım 2007 sonra Heron uçakları keşif yapmaya başladı. Birde, Heron keşiflerine dayalı ilk uçak saldırısıda, 17 Aralık 2007 yapıldı. O tarihten önce ne Kuzey Kürdistan’da ne de Güney Kürdistan’da Türk ordusunun herhangi bir hava saldırsı olmadı. Yalancı ve ırkçı zihniyete sahip Fetullahçıların, Taraf ve Bugün gazetelerinin bu külli yalanı haber olarak yayınlaması psikolojik ve özel savaş çerçevesindedir. Şimdi ben herkese soruyorum. Niye kimse Ahmet Altan ile Fetullahçılara şunu sormuyor. 17 Aralık 2007 tarihinden önce herhangi bir hava saldırısı yok, siz niye yalan haber yapıyorsunuz?
İkinci yalanı: Bilican Tepesi eylemi üzerine nereye ait olduğu belli olmayan ve yayınladığı Heron görüntüleridir. Taraf gazetesi Heron görüntülerine dayanarak, HPG gerillalarının Bilican Tepesi’ndeki Seyyar Taburu ele geçirmelerinde Türk komutanlarının saldırı helikopterleri ve indirme helikopterleriyle yardıma gitmediğini safsatasını yazıyor. Bu da mega yalandır. Gerillanın eylem anında çektiği görüntüler var. Bu görüntüler, ROJ-TV ile ANF’de yayınlandı. O görüntülerde Bilican tepesinde vızır vızır kobra ile skorsky helikpoterleri uçuyor. Başta bir helikopter tepeye iniş yapıyor yaralı ve ölülerini almak için. Gerillalar doçka ile vurunca helikopter tam indirme yapmandan darbe alıyor. Ve tıpış tıpış geri kaçıyor. Arda arda başka helikopterlerde indirme yapmaya çalışıyor, gerillalar vurunca onlarda geri kaçıyor. İki kobra helikopteri de doçka ve füze korkusundan yükselemiyor. Vadileri vuruyor. Görüntülerde bu hakikat var. Buna rağmen Taraf gazetesi yalan haber yayınlıyor.
Bundan sonra Taraf ile Fetullahçıların safsatalarına inanlar olursa ben onlara derim ki,siz biakıl ve aptalmısınız? Eğer biakıl ve aptal değilseniz Kürdistan gerillasına ilişkin en doğru haber kaynağı HPG sitesidir.
Özgür Bilge
- Ayrıntılar
Yazımıza başlamadan önce onurlu direnişiyle Kürt halk tarihine yeni bir başarı destanı daha ekleyen halkımızı gerillalar olarak selamlıyoruz. Ve bundan böyle de onurlu özgürlük yürüyüşünü hiçbir gücün artık durduramayacağını ve frenleyemeyeceğini de herkese bilmelidir. Yeter ki bir halk ayağa kalkmasını bilsin artık gerisi sadece ve sadece onurlu bir özgürlük taçlanmasıdır.
Gerillalar olarak kendi tercihini demokratik özerklik temelinde ortaya koyan halkımızın önünde saygıyla yeniden eğiliyor bugüne kadar halkımızın yanında olduğumuz gibi bundan böyle de daha güçlü bir şekilde yanında olacağız.
Bu yazımızda halkımızın başarılarını gölgeleyen, halkımızın bir nebze de olsa özgürlük yoluna doğru koşusunu köstekleyen, kendince kendini çok akıllı bilen, sadece kendisini akılı bilen de değil halkımızı geçmişten beri gütmeye alışmış, yönlendirmiş ve kendince de bunu önemli ölçüde sağlamış kişilikleri işlemek istiyoruz.
Tarih böylesine kişiliklere eğer karşıtlarıyla ilişkiye geçerek kendi halkına ya da onun –yani kendi halkının-çıkarlarına karşı bir ilişkilenmeye girerlerse işbirlikçi diyor. Latince böyle tiplere kolabaratör diyorlar. Bir nevi kendi halkına karşı düşmanlık yapan kişi anlamında.
Bunun bir adım ilerisi ise ihanettir. Halkının düşmanlarının yanına geçerek düşmanlarla birlikte halkın çıkarlarına yönelenler anlamında. Bu işbirlikçiliğe göre daha büyük bir suç ya da ahlaksızlığı ifade ediyor.
Ve eğer bir dönem kendi halkının yanında görünerek ardından da düşman saflarına geçerek düşmanlık yapıyorlarsa bunlara da tarih hain diyor.
İşbirlikçi, ihanetçi ve hain tipler Kürdistan’da var mıdır? Vardır. Bunlar çalışma yürütüyorlar mı? Evet, yürütüyorlar. Düşmanlık yapıyorlar mı? Yapıyorlar.
Peki, dünyanın neresinde olursak olalım kendi halkına karşı mücadele eden, düşmanlarının yanına geçerek kendi halkının çıkarlarına saldıran tiplere, kişiliklere nasıl bakılmaktadır?
Şunu biliyoruz ki: dünyanın hiçbir yerinde içerisinde yer aldığı halkın, toplumun çıkarlarını zedeleyen ya da zarar veren tiplere tahammüllü yaklaşım gösterilmez. En ileri düzeyde bu yönlü kişilikler suçlanır. Cezalandırılır. Vatandaşlıktan atılır. Ülkeden sürülür. Ve…
İnsanlar istediği için ihanetçi ya da tasfiyeci olmuyor. Hainlik ise bir bilinçli tercih meselesidir. Eğer bir birey işbirlikçi ve ihanetçi yaklaşımlarından ısrar etmezse, kendi halkından özür dileyerek yaptıkları için af dilerse böylesine bireyleri yeniden toplumu katmak ters olmayabilir. Lakin ihanetçi ya da işbirlikçi bu duruşunda ısrar ederse bu tiplere tarih hain der ve son noktayı koyar. Ve bizim yazımızın konusu hainler ve hainlik değildir. Yazımızın konusu işbirlikçilik ve ihanettir.
Bir yazıda İhanet Nedir (?) Sorusuna verilen cevap;
“Hayat, ihanet edenler için bir komedi; ihanete uğrayanlar içinse bir trajedidir. İhanet edenler, hiçbir yere ait olmamakla temellendirirler ihanetlerini. İhanete uğrayanların tesellisi ise…
İhanet deyince akla gelen ilk isimlerden biri ünlü İngiliz casus yöneticisi Kim Philby'dir. Hindistan doğumlu Philby, Cambridge'de eğitim görmüş ve çift taraflı çalışmak üzere 1940 yılında İngiliz Dış İstihbarat Servisine alınmış.
Philby 1963 yılına kadar hiç sezdirmeden Ruslara çalışır. Deşifre olunca Ruslara sığınır. İşte bu Philby
"İhanet etmek için, İnsanın bir yere ait olması gerekir. Oysa ben hiçbir yere ait değilim" diyerek ihanetini korkunç bir ahlaksızlıkla savunur.
Bir yerlere ait olmayanlar, bir yerlerde yaşarken başkalarına yaşayanlar, başkaları gibi düşünenlerin varacağı yer ihanettir.
Özcesi İhanet şu veya bu şekilde süre giden hayatı kesintiye uğratan, adeta şoklama görevini yapan bir oluştur. Bir kendisinden kaçıştır. Başkalaşmaktır. İnsanlıktan uzaklaşmaktır. Onlar, Immanuel Kant'ın deyişiyle, “kendilerine hayrete düşüren iki şeyden -başlarının üzerindeki yıldızlı gökyüzü ile içlerinde ahlak yasasından-uzaklaşmayı tercih eden ucubelerdir.”
Kendisi olamayan, kendisini tanımayan, öz kültürüyle yetişmeyen bir bireyin başta kendisine hayırı olamayacağı gibi başka halklarla da sağlıklı bir iletişimi sağlayamayacağı ve bilakis tersi olarak sapkın, saldırgan, agresif ve hasta olacağı da o kadar aşikârdır.
Böyle hastalıklı bireyler, söz konusu yer Kürdistan ise ve kişilikler üst sınıf ya da egemenleri böyle bir duruma düşmek istemiyorlarsa hızla kendi halkının yanına geçmelidir. Ve Philby’nin yaşadığı "İhanet etmek için, İnsanın bir yere ait olması gerekir. Oysa ben hiçbir yere ait değilim” durumunu hızla terk etmeleri gerekir. Aksi durumda hastalıklı durumda kurtulamayacaklardır. Ancak bu kadar ızdırap çeken bir halk böylesine her gün arkadan vuran, işbirlikçilik yapan ve bazı kemik kırıntıları için takla atarak ihanet eden hastalıklı durumu kaldıramayacağını da herkes bilmelidir.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
Dördüncü stratejik mücadele döneminin başlangıcı olarak ilan ettiğimiz 1 Haziran kararımızın ve ardı sıra geliştirdiğimiz eylemsellik sürecinin üzerinden daha iki ay gibi bir süre geçmiş olmasına rağmen oldukça önemli ve kapsamlı sonuçlara yol açmış bulunuyor. Bu sonuçların çok yönlü değerlendirilmesi mümkünken en çarpıcı noktanın Türk devleti, ordusu ve Türkiye toplumunun yürütülen bu savaş karşısında aslında ne kadar zayıf olduğu gerçeğidir. Kuru bir propagandanın ötesinde var olan bir gerçek olarak artık çok açık bir şekilde görülüyor ki Kürt halkına karşı ilan edilen bu savaşın yürütücüsü olabilecek, savaşan taraf sorumluluğunu üstlenebilecek bir irade Türkiye’de yoktur.
Kürdistan gerillalarının yürüttüğü savaşın yarattığı bir sonuç olarak geriletilen ve savaşamayacak duruma gelen ordunun içinde bulunduğu durum bunun sadece bir parçasıdır. Gerilla eylemleri karşısında mevzilerine çakılı kalan, salt teknik ağırlıklı bir savaş yürütmeye çalışan bir ordu gerçeği bu. Yıllarca Kürdistan’da kirli savaş uygulamalarıyla devlete hizmet etmiş generaller artık itibarsızlaşmış, geleceğin komutanı olma noktasında da oldukça isteksiz ve kaçkın bir hal almış durumdalar. Gerilla karşısında güç getiremediğinden gerillaların yuvası olan Kürdistan dağlarının ormanlarına saldıran ilginç bir ruh halini sergiliyor. Belki de bu geçen iki ay içinde gerillaların eylemlerinde ya da operasyonlarda kullandıkları cephaneden daha fazlasını Kürdistan ormanlarına sıkan bir ordu gerçeği var. Gece duyduğu her sesi, gördüğünü sandığı her şeye sıktığı mermi, attığı top neredeyse sıcak çatışmalar içinde kullandıklarını kat be kat aşmış bulunuyor.
Siyaset dünyasında yaşananlar zaten tam bir aymazlık ve yüzkarası. Dünün sözde Kürt dost ve hamilerinin hepsinin bugün, gerillanın yürüttüğü savaşın ateşi karşısında tam anlamıyla kudurdukları günübirlik pratiklerden görülebiliyor. Ağza alınmayacak terbiyesiz ve ahlaksız bir küfür kültürü sarmış etrafı. Hâlbuki 1 Haziran öncesinde Kürtleri PKK ve onun gerillalarından koparmak, yanlarına çekebilmek için kendilerini en büyük ve güçlü dostlar olarak gösterme yarışı içindeydiler. Gelinen aşamada çok net bir şekilde görülüyor ki amaç kesinlikle yeni bir imha ve inkar sistemini kurmada verilen rollere uygun bir söylem ve pratikle Kürtleri kandırmakmış. En iddialı sözde demokrat siyasetçisi “Temizleyin” talimatını çığlık çığlığa dökerken, sözde aydın ve Kürt dostu yazarlar ise Kürtlerin savunma güçlerini jitemlere, istihbarat örgütlerine bağlamak için ellerinden gelenleri yapıyorlar.
Hem siyaset dünyasında, hem medyada, hem de orduda bu savaşın sorumluluğunu alma, savaşın bir tarafı ciddiyetiyle er meydanında hakkıyla savaşmaktansa köşe bucak kaçan, kaçak dövüşenlerden geçilmiyor. Ne yaparsın hal böyle olunca savaşın sorumluluğunun yükleneceği başka güçler, başka talihsizler aranıyor. Sanki başarılı olma ihtimalleri varmış gibi. Bir de yetmiyormuş gibi esas gündemin oldukça etrafından değerlendirmelerle yaşadıkları şoku ve paniği göstermemeye, gerillanın üstünlüğünü toplumdan gizlemeye, etkisini kırmaya dönük basit, çocukça yöntemlere başvuruyorlar.
Tabii bir savaş gücünün olmaması, savaşın yaratacağı sonuçlarda sorumluluk sahibi olmamayı getirdiği gibi savaşı farklı yöntem ve kesimlere havale eden bir tabloyu da açığa çıkartıyor.
En son Dörtyol ve İnegöl gibi ilçelerde gerçekleşen saldırılar tam da bu söz ettiğimiz kesimleri işaret ediyor. Son birkaç yıldır alttan alta örgütlenen, psikolojik olarak hazırlanan gerici, faşist çevreler serbest bırakılıyor. Kendilerine verilen sözler doğrultusunda Kürtlere yönelik linç kampanya ve girişimlerine izin verildiği görülebiliyor. Gerilla karşısında savaşamayan, Kürt halkının serhildanlarına güç getiremeyen TC devleti tüm kurumlarıyla başaramadığını halklar arasında bir çatışma yaratarak başarmak istiyor. Tabii ki bu oyun yeni başvurulan, daha önce denenmemiş bir yöntem değil.
1970’lerle birlikte Türkiye ve Kürdistan’da oluşan ve yeni bağımsız bir ülke amacıyla şahlanan devrimci dalga karşısında güç getiremeyen devlet bu yöntemi yine devreye koymuştu. Nasıl ki o dönemlerde faşist, milliyetçi kesimler devletin güvencesi olarak, devrimcilere karşı savaşmak için kullanılmışsa günümüzde de böylesi bir rol üstlenmiş bulunuyorlar. AKP eliyle Türkiye’de oluşturulmak ve tüm Ortadoğu’ya yayılmak istenen ılımlı İslam eksenli imha ve inkar sistemi karşısında şu anda tek dinamik güç olarak duran Kürtler tasfiye edilmek isteniyor. Demokratik Konfederalizm sistemi çerçevesinde Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu’da yeni bir sistem oluşturma yolunda oldukça büyük bir mesafe alan Kürtleri böylesi provokatif faşist kesimlerle durdurabileceklerini sanıyorlar. Daha doğrusu bu onlar için son şans kabilinde bir gereklilik olarak, son çare olarak devreye girmiş bulunuyor.
Çünkü artık devlet ve kurumları Kürtlerin mücadelesi karşısında yetersizdir. Kesinlikle Kürtlerin insanlık için oynadıkları öncü rol karşısında daha önce denenmemiş, yıllardır sürdürülen özgürlük mücadelesi içinde başvurulmamış var olan ordu, emniyet, yargı, bürokrasi ve siyaset güçlerinden farklı bir güce ihtiyaçları var. Eğer gerilla karşısında ordu, Kürt halkının serhildanları karşısında siyaset dünyası ve bürokrasi başarı elde edebilmiş olsaydı kesinlikle böylesi kesimler kışkırtılamazdı. Fakat gelinen aşamada çok net bir şekilde görülmektedir ki devlet tüm kurum ve kuruluşlarıyla Kürtlerin otuz yılı aşkındır sürdürdüğü mücadele karşısında yenilmiştir. Bu yenilgiyi tersine çeviremeyeceğini anlayan sistemin artık halkları birbirine kırdırarak kendi iktidarını sağlamlaştırma gibi ahlaksız bir yönteme başvurduğu kesinleşmiştir.
Böylesi bir yönelimin şüphesiz ciddiye alınması gerekiyor. Çünkü yıllardır kaçındığımız, uzak durmaya çalıştığımız bir durumun gerçekleşmesi tehlikesi var. Reber Apo 1999 yılında yakalandığında sırf Kürtler ve Türkler arasında bir çatışmanın yaşanmaması için çok önemli çabalar sarf etmiş, halkların boğazlaşması amacıyla gerçekleştirilen uluslararası komployu boşa çıkarmıştı. Ama gelinen aşamada tüm iyi niyetli ve kardeşlik eksenli yaklaşımlarımıza rağmen bu çatışma devlet tarafından tetiklenmiş bulunuyor. Yıllardır sürdürülen kışkırtma ve psikolojik alt yapı sonucunda bugün Dörtyol ve İnegöl gibi yerlerde bu patlak vermiştir. Devletin belirli ve sınırlı güçleri karşısında bu kontrolsüz ve dengesiz güçler şüphesiz kitle psikolojisinin de verdiği bir güçle Kürtler karşısında ciddi bir tehlike pozisyonundadır.
Bu güçlerin ideolojik, siyasi, ahlaki ölçüler noktasında bir birikim sahibi olmadığı, kendiliğinden ve anlık kışkırtmalara göre yön alabildiği gerçeğinden kaynaklı çok ciddi facialara yol açma potansiyeline sahiptir. Genel anlamda bilinçsizlik ve cahillikle yoğrulmuş, holigan kültürü de diyebileceğimiz bir tetikleyicilikle hareket geçtiklerinden ne zaman ne yapacakları tam kestirilemez. Olayların karşılıklı bir çatışma içinde nasıl bir seyir alacağı ise tam kestirilemez. Geçmişte Kürtlerin örgütlü olduğu yerlerde böylesi örgütlenmeler sinsi ve gizli düşmanlık besleme dışında bir faaliyet yürütmezken bugün devletin de verdiği destek ve emniyet mensuplarının gösterdiği müsamaha ile gözü kara saldırmaktan kaçınmayacakları bir ortam hazırlanmış bulunuyor. Kaldı ki kendilerinin ocağı, kutsal mekanı olarak gördükleri karakolları, polis araçlarını dahi yakabilecek bir potansiyelin savunmasız sivil insanlar karşısında gösterecekleri reflekslerin daha korkunç olacağını kestirmek zor değildir.
Kürtlerin meşru mücadelesi karşısında TC devletinin tüm imkanları ve uluslararası güçlerin desteğinde yürütülen savaşta yeni bir döneme girilmiş bulunuyor. Yenilginin hırsı ve intikam duygusunun yarattığı sağlıksız düşünce ortamında kışkırtılan böylesi bilinçsiz faşist kesimlerin tüm Kürtler açısından ciddi bir tehlike olduğu net bir şekilde görülmelidir. Sudan bir sebeple dahi her gün bir Kürt’ün yaşamına kastedilebilir, malına zarar verilebilir. Bunun için artık Türkiye’de herhangi bir engelleyici faktör kalmamıştır. Devlet bu yönlü kimi engelleyici perde ve engelleri kaldırmış, böylesi saldırılara açık onay vermiştir. Madem devlet halkların, sivil insanların yaşamlarını koruyamayacak kadar acizdir, hatta onay vermektedir o zaman herkesin kendini savunma, bu amaçla örgütlenme, misilleme yapma hakkına sahiptir. Bu saldırıların durdurulmasında şu anda tek engelleyici faktör halkın örgütlülüğüdür.
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Tarih; 15 Ağustos 1984
Zaman: 21:00 (serin bir yaz akşamı)
Mekan: Eruh ilçesi
“Yapılan keşif sonucu yöneleceğimiz bütün kurum ve noktaların dar bir küme halinde bulundukları ve ortalarında da bölük düzeyinde düşman askeri gücünün bulunduğu tespit edildi. Tasarlanan işgal ve kitlelere sözlü, yazılı propaganda yapma olanağı ancak bölüğün etkisizleştirilmesi veya teslim alınmasıyla mümkün olacağı görüldü. Bu nedenle bölüğe yönelme hedefler dizisinde temel ve baş sıraya konuldu” diye anlatıyordu günlüğünde bu baskın eyleminin yaratıcısı ve büyük komutanı Agit…
Planlamada bu keskinlik ve vuruştaki kararlılıkla bir grup gerillayla birlikte (yaklaşık otuz kadardır sayıları) tüm detay hesaplarıyla birlikte eylem gerçekleştiriyor.
Bundan tam 26 yıl 11 gün önce, serin bir yaz gecesinde…
Planlama da ve diğer hamlelerde uygulanan usta taktikle birlikte başarılı bir eylem gerçekleştiriliyor. Yaklaşık bir saate yakın bir süre boyunca Eruh ilçesi gerillaların kontrolü altında kalıyor, sivil halkın zarar görmemesi için üstün çabalar sergileniyor.
Kürtlerin tarihinde özellikle darbeler ve katliamlarla yönelik egemen zihniyetlerin ve onların pratik politikalarına yönelik “ilk kurşun” olarak geçen bu eylem, tarihsel zihinlerde ve toplumsal belleklerde yer ediniyor kendine.
Tabi o dönemlerin basın ve medya mecmualarında gerçekleştirilen bu başarılı eylemlere yönelik devlet kademelerinde görevli olanlar; “birkaç çapulcu, eşkıya-asi avare” edebiyatlarına sarılıyorlar. Hatta “24 saat” gibi zaman da biçiyorlardı.
Öyle ki, dönemin başbakanı bu saldırı karşısında; Bodrum’daki tatilini yarıda kesmemiş ve abartılacak bir olay olarak ele almamıştı. Mantıken kendi baktığı şekilde gerçek olacağına o kadar çok inanmıştı ki, yıllar sonra tatilini kesmediği o olaylardan kaynaklı nedenlerle öldürülmesi ise kelimenin tam anlamıyla; tarihsel bir ironi olmuştu onun için…
Kürtlerin ilk kurşununun ardından sömürünün, baskının devlet kontrolü altında yaygınlaştırıldığı her alanda daha da artarak diğer kurşunlar sıkılmaya, bombalar patlatılmaya devam edildi. Zincirlerini zihniyetinde parçalayan bir halk gerçekliğiyle birlikte özgürlüğe, demokrasiye ve hepsinden önemlisi onurlu bir yaşama doğru doludizgin seyir eyleyen mücadele dönemi başlamıştı.
Elbette bahsi edilen bu dönemlerde çok katmerli acılar yaşandı. Binlerce insan bu yüce erdemler doğrultusunda toprağa düştü. Binlercesinin emir niteliğindeki vasiyetleri ise ardıllarının hayatla olan anlaşmaları gibi öneme büründü.
Devletin bu dönemlerde çok ciddi bir zihniyet formu yoktu. Daha çok vur, sindir ve kontrol altına al denklemi içerisinde dünyanın hiçbir yerinde eşi benzeri olmayan bir saldırının dışında herhangi bir adım atılmadı.
“Örgüt içinden kaçışlar çoğaldı, dağılmayla yüz yüze”, “Yürütülen operasyonlarda …....... terörist etkisiz hale getirildi”, “Kahraman Türk ordusunun yürüttüğü mücadele ile köşeye sıkışan örgüte yönelik büyük zayiatlar verdirilmektedir” gibi ucuz laf salataları geliştirildi ve bunların hepsi gerçekmiş gibi topluma enformel veriler olarak sunuldu.
Devlet ne değişen dünya gerçekliğini, ne de yürüttüğü zihinsel kısırlığı anlayabildi.
Tarih: 2 Ağustos 2010
Zaman: 22:00 (serin bir yaz gecesi)
Mekan: Eruh
Agit’in ve arkadaşlarının ilk kurşun olduğu ve sömürgeci güçlere yönelik eylemini gerçekleştirdiği zamanın 26 yılının dolmasına 13 günün kaldığı bir gece de, daha doğrusu serin bir yaz gecesinde gerillalar yine baskın yapıyorlar Eruh’a. Siviller zarar görmesin diye üstün bir dikkat sergiliyorlar. Yine baskının, sömürünün ve katliamın örgütlü gücü olan Türk ordusuna yönelik saldırıyorlar.
Gerçi kimse tatilde değil ama devlet erkanı konuya yönelik herhangi bir açıklama yapmıyor. Ne zaman bitirileceğine yönelik kimse herhangi bir tahminde bulunmuyor, sayıları hakkında ise kimsenin ağzını bıçak açmıyor.
Toprak Cemgil
- Ayrıntılar
Tarih her zaman her kesime aynı düzeyde bağışlayıcı ve cömert davranmaz. Tarihi anlar vardır ve bu anlar her zaman yaşanmaz belki birkaç yüzyılda şans doluysa insan birkaç on yılda yeniden bu cömertlik yaşanır.
Evet, öyle tarihi bir an yeniden Kürdistan gençliği için yaşanıyor. Hani var “ya yürü ya kulum” diye bir atasözü aynen öyle. Kürdistan gençliği için tarih “yürü ya kulum” diyor, daha doğrusu “yürü ya Kürdistan gençliği” diyor.
Kürdistan gerillası elinden geleni yapıyor belki de şimdilik elinden geleni yapıyor diyelim. Çünkü gerilla tüm kartlarını sermemiştir. Dizmemiştir. Bilinir savaş ya da özgürlük savaşı uzun soluklu bir iştir. Ve savaşın bitimi ya da özgürlüğün elde edilişi sadece elimizde değildir. Savaştığımız bir güç vardır ve bu güç deyim ağırdır ama oldukça bön bir yapısı vardır. Bönlük biraz kendini beğenmişliği, kibirliği ve tabii ki Budalılığı da içeriyor. Özcesi akıl böylesine karakter özellikleri taşıyan tiplerde çokta önde olmadığı için bu tiplerle kavga da her zaman en iyisi olmuyor. Normal dünyada biriyle nedeni ne olursa olsun kavga edildiğinde bu kavganın giderilmesi için yollar aranır. Ancak bu bön kendini beğenmiş budala tiplemelerle savaşta sonuçlar ne olursa olsun bildiklerinden bir adım geri atmıyorlar. Israr ediyorlar. Yere sersen de yeniden kalkıyor ve diyor ki bu sayılmaz. Ya da sersen de kalkıyor ve diyor ki hakem hinlik yaptı. Ya da sersen de kalkıyor diyor ki ben düşmedim sadece ayağım kaydı.
Karşımızda tümden bön ve bön olduğu kadar kimyası bozulmuş faşist bir ordu ve ordu mensupları var. Böyle olunca herkesin yaptığı ve doğru da olan sorunlara çözüm arama yolları aralanmıyor. İlginçtir böylesine bönlükler hatta budalalıklar sadece TC ordusunda değil neredeyse tüm siyasetçilerinde de var. Hele bir Bahçeli’ye bakın. O kadar yaşamdan uzak, o kadar gerçeklerden bihaber. Halen Kürtleri kendi kapısındaki köle, yamanma biliyor. Hele bir Kılıçdaroğlu’na sözde Kürt olacak bir bakın adam meydanlarda gerçekten Dostoyevski’nin Budala’sı gibi dolaşıyor. Birde ringe meraklı askerlerin mevziilerine giderek pehlivan rolüne soyunuyor. Bre adam seni bir kroşeyle yere sererler. Kendini ne sanıyorsun. Ve tabii daha ilginç bir vaka ise Erdoğan. Yani Recep hem de Recep Tayip Erdoğan. O kadar yalan söylüyor ama hiç renk atmıyor. O kadar sahtekârlık yapıyor ama hiç istifini bozmuyor. O kadar insanın kanına giriyor hiç vicdanı sızlamıyor. O kadar büyük konuşuyor bir general konuştuğunda hemen sütten çıkmış kedi gibi kuyruğunu salıyor. Doğrusu bu Recep mi, Recep Tayip mi bilmeyiz ama çok mu çok attığı bir gerçek. Hani içimizden “atma Recep diyeceğiz” ama tüm Recepler gücenir diye söylemiyoruz. Yine bu adam bu kadar bireyin tabiatıyla uygun olmayan davranışları sergilemesi tıbben psikolojimken sadece ve sadece ruh hastalığına işarettir. Ya da gerçekten en iyi değerlendirmeyle budaladır. Yani ne yaptığının farkında değildir.
Evet, özgürlük hareketinin yürüttüğü devrim dalgası karşısında en büyük talihsizliği böylesine budala tiplerle hep savaşmış olmasıdır. Hâlbuki başka yerlerde olsaydı şimdiye dek bu savaş değil 5 kez on kez bitmişti, sonuçlandırılmıştı. Ama nafile hani var ya o malum olanın 9 çeşit yüzme bilipte suyun kenarına geldiğinde unuttuğu meselesi bunlar da öyle.
Evet, durum bu iken gerilla Ahmet Altan’ın deyimiyle 800 binlik orduyu ““küllüm” ediyor, hallaç pamuğu gibi atıyor ve de Öyle bir mangayı falan pusuya düşürmüyor, gidiyor karakolları, birlikleri, taburları basıyor, “en seçkin” birlikler denen komando tugayına saldırıyor” demesi gibi yaptığı halde bu kimyası bozulmuş yapı bir türlü burnundan kıl aldırmıyor.
İşte GENÇLERİN ZAMANI derken tamda bunu kastediyoruz. Gençlik bu burnundan kıl aldırmayan öyle ki burun delikleri kapanıp ölebileceğini bildiği halde bir türlü yola gelmeyen bu yapıyı dize getirmek için gerillayla el ele yola çıkmalıdır. Bu kadar gerillayla gençlik tarihin hiçbir anında benzer misyonlar üstlenmemişlerdir. Kaldı ki tarih misyonları tarihin kendisi verir. Gerillaya aynı misyonu paylaşmak tarihin bu canlı anı veriyor.
GENÇLERİN ZAMANI her zaman tarihen vuku bulmaz. Tarihi anlarda bu tarihi an gelir çatar insana. Ya da tarihi anlarda bu tarihi an ya da misyon gelip insanı bulur. Bu durumda gençlik ve gerilla buluşmuşlardır. Gençliğin yapacağı her eylem gerilla hanesine yazılacaktır. Gerillanın yapacağı her eylem de gençliğin hanesine yazılacaktır.
Gençliğin ilk kez bu denli geniş eylem perspektifi vardır. Kürdistan özgürlük mücadelesine zarar veren her yapı hedeftir. Kürdistan’daki savaşa TC’nin yanında giren herkesim hedeftir. Ekonomik olarak hedeftir, kültürel olarak hedeftir, tecrit edilmesi açısından hedeftir. Ve tabi ki birey olarak hedeftir.
Bu kadar geniş yelpazede hedefler gençlik için hiçbir zaman olmamıştır. Bir sivil polisi gizlice bulup yer sermek, bir ajanı tespit edip hak ettiği cezayı vermek, bir kontrayı yakalayıp kontralığına son vermek ve tabii ki o kadar ekonomik hedef varken bir kibrit çakmak ya da molotofla türkü söylemek hepsi imkân dahilindedir. Çok ciddi hazırlıkta gerekmez, sadece biraz gerillayı duyarlıca takip etmek yeterlidir. Gerillayı yaşamak yeterlidir.
GENÇLERİN ZAMANI sürecinde biz her Kürdistanlı genci bir gerilla olarak görüyoruz. Daha doğrusu HPG’li olarak ele alıyoruz. O zaman diyoruz ki tüm HPG’liler ileri. O zaman diyoruz ki tüm HPG’liler görev başına ve tabii diyoruz ki tarihle buluşmak için tüm gençler GENÇLERİN ZAMANI’na hoş geldiler.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
Kasım 1922’de Lozan da görüşmelere başlandı. Ve aynı yıl Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırları, 24 Temmuz 1923’de kabul edilerek antlaşmasıyla sonuçlandı. Cumhuriyetin ilanından önce yapılan antlaşma da Kürtleri temsilen katılan meclis üyelerinin olmasına rağmen, İsmet İnönü’nün kendisini hem Kürtlerin, hem de Türklerin temsilcisi olarak kabul ettirmesi sadece bir aldatmaca değildir.
Bunun temelinde yatan o dönem meclisinin hala Kürtler ve Türklerin Meclisi olarak kabul edilmesidir. Böyle tehlikelerle dolu bir süreçte Kürtlerin, Türklerle kardeşçe yeni bir gelecek yaratmak için girdikleri birliktelik stratejik görülmektedir. 1919’da Koçgiri İsyanı’nda izlenen yol barışçıl ve uzlaşma içeriklidir. Nitekim öyle de sonuçlanmaktadır. Yine çeşitli süreçlerde yapılan açıklamalar, ağırlıklı Kürtleri tanımaya dönüktür. Amasya Tamimi, Cizre Komutanlığına gönderilen talimatlar, İzmir Basın Açıklamaları hep Kürtlerle, Türkler’in nasıl birlikte daha güçlü yaşayacağını dile getirirler. Türk’ün Kürtsüz, Kürdün de Türksüz zayıf olacağı ve başkalarına alet olacağı tespiti yapılmıştır. Karşılıklı muhtaç olma ya da birbirine ihtiyaç kenetlenmeyi getiriyordu.
Neydi Lozan?
“Lozan Anlaşması Türkiye’nin sınırlarını çizen ve Türkiye devletinin varlığını ortaya çıkartan bir anlaşmaydı. Türkiye’yi temsil eden heyet ve Ankara’da oluşan yönetim kendisini Türklerin ve Kürtlerin ortak yönetimi olarak ifade ediyordu. Ancak Lozan Anlaşması’nda Kürtlerin adı olmadı, yeri olmadı. Lozan görüşmelerinde Kürt temsilciler bulunmadılar. Türkiye’nin sınırları çizildiği halde, Türkiye’ye Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı topraklar dendiği halde, iki toplumun ortak devletinin oluşturulduğu söylendiği halde bunlar ne resmi yazıya geçti, ne de somut olarak Kürtleri temsil eden herhangi bir heyet Lozan Anlaşması görüşmelerinde bulundu. Kürtler katılmadılar, yok sayıldılar. Lozan’da Kürtler yok sayıldı.
Aslında Kürtler katılmadılar ama bu Lozan görüşmelerinde Kürt sorununun Kürdistan’ın görüşülmediği anlamına gelmiyor. Hayır; çok sert tartışmalara hatta en sert tartışmalara Kürt sorunu üzerinde rastlandı. En sert tartışmalar Kürt sorunu üzerinde yaşandı, Kürdistan üzerinde yaşandı. Bunlar belgelerle sabittir. İsmet İnönü önderliğindeki Kemalist heyet, sıkıştığı anda kendisini Kürtlerin ve Türklerin ortak temsilcisi olarak sundu. Buna karşı İngiltere ve Fransa’da zaman zaman, çeşitli Kürt temsilcilerden aldıkları imzalı dilekçeleri görüşme gündemine getirdiler. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nun İsveç Ataşelerinden olan Kürt Şerif Paşa var. Ondan işte ‘şu hakları istiyoruz biçiminde aldıkları dilekçeyi kullanmak istediler. Şerif Paşa’yı zaman zaman Lozan’a getirdiler. Ve onunla İsmet İnönü öncülüğündeki heyeti tehdit etmeye, dengelemeye çalıştılar. Sonuçta hem Türkiye Irak sınırı çizilemediği gibi hem de Kürtler yok sayıldılar. Türkiye’nin diğer alanlarda sınırları çizildi. Boğazlar sorunu çözüldü. Türkiye toplumu tanımlandı. Özellikle azınlıklar ve onların hakları belirlendi. Kürtlerin adı çok genel bir iki şeyde geçti.
Oluşan devletin üçte birini oluşturan bir toplum olmasına rağmen yer almadı. Yok sayıldı aslında. Hasıraltı edildi. Birbiriyle Kürdistan üzerinde sert mücadele yürüten, anlaşamayan taraflar sonuçta Kürdü yok sayarak, Kürt toplumuna dair herhangi bir şeyi anlaşma metnine koymayarak anlaştılar. Kürt inkârı işte böyle oluştu ve başladı. Daha sonra Kürt aşiret ve dini önderlikleri, ileri gelenleri ortaya çıkan sonuçtan memnun olmadılar. Buna itiraz ve isyan ettiler. Kuzey Kürdistan’da ettiler. Güney Kürdistan’da itiraz ettiler. Doğu Kürdistan’da itiraz ve isyan ettiler. Fakat bu isyanlar feodal aşiretçi düzeyi aşamadı. Örgütlü ve bilinçli bir ulusal kurtuluş hareketi düzeyine gelemedi. Sonuçta, oluşan sistem tarafından ezildiler. Bastırıldılar. Katliamlarla Kürt toplumu susturuldu.” (Selahattin Erdem)
Nasıl ki 1071 yılında Malazgirt’te Alparslan’a Anadolu yolu açılmış ise ve nasıl ki 1514 yılında Yavuz Sultan Selime doğu yolu açılarak cihan imparatorluğunun yolu açılmışsa, bu kez silinmekle yüz yüze kalan tarihinin en zorlu süreçlerinden belirsizliğe yuvarlanmanın önünü tekrar Kürtler alıyorlar. Bu dayanışma ve ortaklık, TBMM’nin oluşumuna kadar gider. Meclis Kürt ve Türklerin meclisidir. 24 Temmuz 1923’te, yeni Türk Cumhuriyeti ile imzalanan bir antlaşmayla bugünkü üniter-ulusal devletin temelleri atılmıştır.
M. Kemal 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit'te, gazetecilerle yaptığı bir söyleşide (16 Ocak 1923) şunları söylemektedir:
“Kürt sorunu; bizim yani Türklerin çıkarına da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımız içinde bulunan Kürt unsurlar, öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun durumdadırlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurların içine gire gire, öyle bir sınır çizmek istesek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek gerekir... Söz gelişi, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken, onları da (Kürtleri de) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..." demektedir (Türk Tarihi Kurumu Arşivi, 1089 Numaralı Belge)
“Türk tarafının dağıtılma, bölünme fobisi ve özelde Musul-Kerkük'te İngilizlerin girişimleri dikkate değerdir. Kürtlerin saltanat ve hilafet yanlısı çıkışları ve cumhuriyetle çok sıcak yaklaşmamaları, devletin yereldeki otoriteleri daraltma girişimleri, dış kaynaklı tahriklerle desteklenince, birliktelik gerilemeye başlamıştır. Kürtlerde yeterince süreci sezecek ve ona uygun çözüm geliştirerek öncülüğün, liderliğin bulunmaması, Türklerde gelişkin olunan Türkist yaklaşımlarla birleşince, Türk ve Kürtlerin bağlarının kopmasına gidilmiştir. Giderek hilafetin kaldırılması, Kürt dilinin resmi dil olarak kabul edilmemesi, gelişecek isyanların kapısını sonuna kadar açmıştır.” (Kürt Halk Önderliği)
Fikret Artım
- Ayrıntılar
Kürtlerin kendi konjonktürel durumlarını çok iyi bilmeleri gerekir. Kürtlerle yaşabilme konusunda, köprüden geçene kadar ayıya dayı demeye benzeyen bir devlet politikası vardır. Bu Kürt-Türk ilişkilerinde oldukça belirgin olan bir durumdur. Devletin Kürt sorunu konusunda şöyle bir tecrübesi vardır. Sorunun dış hukuki boyutunu çeşitli tavizlerle çözerek, iç hukuku buna göre düzenleyen bir tecrübedir. Kürtlerin hukuk dışında bırakılması denilen şey bu anlama gelmektedir.
Sevr ve Lozan hatta daha öncesi birçok isyanda gözüken şey benzerdir. Lozan da geçtiği biçimiyle “Biz Türklerle birlikte yaşamak istiyoruz” denilen şey, hukuki bir argüman değildir. Lozan çıkmazı bittikten sonra TBMM’nin yapısı değiştirilerek yeni bir anayasa oluşturuldu. Yani Kürtler hukuk dışında bırakıldılar. Hukukun içinde olma ya da dışında kalma ikilemi Kürt -Türk ilişkilerinin önemli bir yanıdır. Lozan çok planlı gerçekleşti. Yani korktukları bir canlı ile köprü geçildikten sonra dayı hoşgörüsü geri alındı. Anayasaya böyle bir kavram (dayı) yerleştirilmedi. Zaten birçok Türk yazarının o dönemde yazdığı şey, hayvana bile yakıştırılmayan şeylerdir. Dışa da aynı şekilde yansıtıldı. İsyanların geri ve dinsel ideolojilere dayandığı yönündeki yalanlarına Lenin’i bile inandırdılar. Hâlbuki durum hiçte öyle değildi. Bütün isyanların içinde onlarca aydın vardır. Önderlik bir simge olarak ele alınır.
Kürt isyanlarında dini motif taşıyan Şeyh Said İsyanı aslında en fazla aydının içinde olduğu bir isyandır ve isyanın nedenini tekrardan gözden geçirmek, yorum farkını getirmek önem taşıyor. Hukuk dışında bırakılmaya karşı bir isyandır. Osmanlı ile hukuki bir ilişki içinde olan Kürtler cumhuriyet döneminde aynı statüye sahip olamadılar. Bu olunca doğal olarak buna isyan ettiler.
Bu ikilem hala sürüyor. Dolayısıyla anayasa değişikliği ve yeni bir anayasa Kürtler için bu anlamda çok önemlidir. 1923’leri yaşıyoruz derken, kastedilen şey bunlardır; bu ikilemdir. Kürtler, Şeyh Said dönemin siyasi konjonktürünü aşarlarsa bu süreçten başarıyla çıkarlar. Reber APO, “isyanlara erken doğum yaptırıldığını” söylemektedir. Aynı tehlikenin günümüzde de var olduğunu belirtmektedir. Yani erken doğum yaptırıp bastırma tehlikesi hala da vardır.
Şeyh Said İsyanı zamanında, isyan gerçekleşirken birçok aydın tutuklanır. Adeta isyan akılsız bırakılır. Dolayısıyla hepimizin bundan çıkartması gereken çok sonuç vardır. Peki, Kürtler şeyh Said zamanındaki Kürtler midir? Sorusuna verilecek cevap Kürtlerin çalışma temposu, siyasi yetenek ve güçlü savunma nitelikleri belirleyecektir. İmkânları değerlendirme, değerlendirmeme konusu her zaman aynıdır. Bir Kürt isyanı olan Şeyh Said İsyanı, örgütlü olsa Cumhuriyetin kaderini değiştirebilirdi. Kürtlerin böyle bir rezervi söz konusudur. Ama kullanılan miktar bunun çeyreği olmamıştır. Kürtler hep bu durumda olup, devletin burnu dibinde uyuyan ya da uyutulan bir dev gibi kalıp durmuştur. Zaten arada bir “PKK bütün Kürtleri temsil etmiyor” derken, kastedilen şey bu genel rezervdir.
Peki, Kürtler kendi kendilerini nasıl işletecekler? Bu rezervi nasıl ürüne dönüştürecekler? Soruları önem kazanıyor. Her şeyden önce bu soruya verilecek cevap, Kürtler artık eskisi gibi yaşamamalıdır. Kürtler, politik kimliğini devlete yıllarca göstermeye çalıştılar. Sıra bunun içini doldurmaya gelmiştir. Bu politik kimlik devletin politikalarından kaynaklı çok kapsamlı bir hale gelmiştir. Yani, eskiden olduğu biçimiyle kısmi yurtseverlik görevleri yeterli olmamaktadır. Her Kürt, Kürtlerin meşru savunmasından sorumludur. Her Kürt, Kürtlerin politik örgütlenmesinden sorumludur. Her Kürt, Kürtlerin ekonomik finansmanından sorumludur. Peki, bu sorumluluklar nelerdir? Ve kim hangi sorumluluğu göğüsleyebilir? Sorusuna gelince, bu durumlar kişisel davranış niyet ve istemleri aşmıştır. Çünkü Kürtler artık politik bir güçtür. Devletin idari biçimi dışında olan Kürt politik kimliği, kendi özgünlüğünde kendi politik ihtiyacını karşılayacak bir örgütlemenin iskeletini sağlamış durumdalar. Bunun ete kemiğe bürünmesi atılacak adımlarla belli olacaktır. Bu durumda gelişebilecek saldırılar karşısında, HPG kilit bir konumda olacaktır. Yani savunma durumu ön plana çıkacaktır.
HPG bütün Kürtlerin savunma gücüdür. Bir politik kuruma bağlı bir savunma biçimi değildir. Yani halkındır. Dolayısıyla büyütülmesi, güçlendirilmesi Kürt halkının işidir. Politik kurum ya da PKK diyelim bunun yürütme ve komuta ihtiyacını karşılar. Dolayısıyla katılım sayısını belirleyecek olan Kürt halkıdır. HPG güçlendirilmek zorundadır. Sayı yüz bini gerekiyorsa buna karar verecek olan halktır. Bir şehide karşılık yüz katılım kararını Kürt halkı vermelidir. Okul, iş yeri, hata evlerde bile bu tartışma yapılmalı, düşünülmelidir. HPG bu sayısıyla bile orduya paçavraya çevirdiğini söyleyen biz değiliz. HPG kahramanca direniyor, çağımızın yüksek teknolojik savaş gücüne karşı başarılı eylemler yapabiliyor. Bir ilktir ve halklar için ilham kaynağıdır. Kürtlerin özgürlük ve direniş tarihlerinin günümüze uyarlanmış bir modelidir. O halde daha da büyütmeliyiz.
Bu çağrı her Kürt gencinedir. Adeta her Kürt gencinin geçmesi gereken bir sınav, geçmesi gereken bir sorumluluktur HPG. Hukuk dışında kalmaya karşı en doğru yaklaşım nerede bir Kürt varsa kendisini bağlayabileceği siyasi bir irade bulmalı ya da kendilerini örgütlemelidir. Bunun dışında kalmak ezilmeyi getirecektir. Bu ilk adım iken diğer adımlar savunma biçimi olmaktadır. Bu da ifade etmeye çalıştığımız HPG oluyor. Hukuk dışında kalmaya karşı kendini savunma hukukunu sonuna kadar geliştirmek zorundayız. Kürtlerin savunma hukukunun kimliği de HPG’dir. Bütün Kürt gençlerini savunma hukukunu öğrenmeye çağırıyoruz. Geçmiş ve bu günkü siyasi konjonktürden çıkarılacak en iyi sonuç, bu olmaktadır!
Numan Amed
- Ayrıntılar
