Kürdistan halkı tarihinin en kitlesel ve görkemli Newrozunu kutlamaya başlamıştır. Tüm dönemlerin en büyük katılımlı kutlamasının yapılacağı Amed Newrozu’na da büyük bir coşku ve kararlılıkla hazırlanmaktadır. Bu konuda hiçbir engellemeyi tanımama bu anlamda özgür iradesini ortaya koymakta kararlıdır.
Biz bu temelde öncelikle Kürdistan’da tamı tamına kırk yıllık büyük düşünce, emek, fedakârlık ve cesaretle yaratılan bütün gelişmelerin belirleyeni konumundaki Önder APO’nun Newroz’unu kutluyoruz.
Zulme boyun eğmeyen, hep bir direniş konumunda olmuş ve sürekli bir biçimde yeni bir Demirci Kawa bekleyen, Önder Apo’nun çıkışına ilk günden katılarak büyük bedeller ödeyen Kürdistan halkının ve tüm Ortadoğu halklarının Newrozu’nu kutluyoruz.
Newrozların bugüne taşınmasında, büyük emeği, kahramanlığı olan ve bugün de en amansız koşullarda direnişini sürdüren, tüm PKK kadro, militan, sempatizan, taraftar ve Kürdistan özgürlük gerillasının Newroz’unu kutluyoruz. Onlar ki, toprakları işgal edilen, yakılıp-yıkılan, köleleştirilmeye çalışılan, soykırımla tarihten silinmeyle karşı karşıya bulunan Kürt ulusunun ve öz anavatanları Kürdistan’ın varlığını koruma ve özgürlüğünü güvence altına almak için her koşul altında direnmeye, savaşmaya hazır, Kürdistan’ın fedaileridir. Bilinmelidir ki, Fedaisi, savunma gücü olmayan bir halkın varlığı ve özgürlüğü tehlike ve tehdit altındadır.
Kürdistan özgürlük mücadelesinin iki dinamik ve öncü gücü Kürdistan gençliğinin ve kadınlarının Newrozu’nu kutluyoruz. Gençliği ve kadını özgürlük için savaşmayan, özgürleşmeyen, öncüleşmeyen hiçbir halkın bırakalım özgürlüğü sağlamayı, varlığı dahi tehlikededir, demektir.
1973 Newroz’undan 2013 Newroz’una kadar geçen kırk yıllık zaman diliminde başta, Newroz ateşini üç kibrit çöpüyle tutuşturarak kendisini Amed zindanında feda ederek, sömürgeci Türk devletinin faşizmine karşı bir tarihsel bir direniş sergileyen Mazlum Doğan olmak üzere tüm Kürdistan devrim şehitlerini saygıyla anıyoruz. Bu Newroz aslında onların Newroz’udur. Onlar bu Newroz’u yarattılar, onlar bu Newroz’un direnişçi ve isyancı özünü kendi yaşamlarını feda ederek kutladılar. Zekiyeler, Rahşanlar, Ronahi ve Berivanlar… Onları, anmak, anılarını sahiplenmek, onların toprağında rahat uyuyacakları özgür, demokratik bir Kürdistan yaratmaktır. Onun da zamanı gelmiştir.
Newroz demirci ve devrimci Kawa’nın önderliğinde zalim Asur köleciliğine karşı varolma ve yurt tutma temelinde gelişen direniş, M.Ö 21 Mart 612 yılında zaferle sonuçlanmıştır. Zaferin müjdesi ateşler birer zulüm sembolü olan kale burçlarında yakılarak özgürlük ve zafer kutlanmıştır. Ve bu ateş Perslerin, Arapların, Türklerin, Yunanların ve Romalıların zulümlerine karşı da hep bir direniş sembolü olarak yakılmaya devam etti. Zaman zaman bu ateş zayıflasa da, bir kıvılcım düzeyine kadar gerilese de, yanmaya devam etmiştir. İşte şimdi o kıvılcım “bozkırı” tutuşturmaya başlamış ve özgürlük yangınına dönüşmüştür.
Önder APO bundan tam tamına kırk yıl önce etrafında topladığı ilk altı kişilik arkadaş grubuyla Ankara’nın Çubuk barajı kıyılarında ilk toplantısını yaparak, bugün Kürdistan coğrafyasını baştan başa saran Türkiye ve Avrupa metropollerine yayılan Newroz ateşini tamda bir böyle bir günde yakmıştır. İşte önce Newroz ateşine ve sonra özgürlük yangınına dönüşen o kıvılcımdır. Dolayısıyla ilk kıvılcımdan, bugün özgürlük ateşine dönüşen sömürgeciliğin zulüm kalelerini tutuşturan Newroz ateşi, bugün 2013 yılı Newrozun’da daha farklı ve daha gür bir biçimde yanmaya devam etmektedir ve devam edecektir.
Hiç kuşkusuz Çubuk Barajında Önder APO tarafından tutuşturulan Newroz ateşi bugünkü Newroz ateşinin başlangıcıdır. Ancak Amed zindanlarında Mazlum Doğan yoldaşın Üç kibrit çöpüyle tutuşturduğu Newroz ateşi de bugünkü yangının büyümesinde ateşleyici bir rol oynamıştır. 90’lı yıllarda Zekiye Alkan’ın, Rahşan Demirel’in, Ronahi ve Berivan’ın bedenlerinde tutuşturdukları Newroz ateşi, bu ateşin harlanmasında üçüncü bir ateş halkasını oluşturmuştur. Bu aynı zamanda kadının Newrozlaşması da olmuştur.
Önder APO’nun 2012 yılının son aylarında, sömürgeci Türk devletinin temsilcileriyle İmralı’da başlattığı görüşmeler tarihsel önemde bir yeni Newroz’u karşılamayı hazırlamıştır. Kürdistan’da artık yeni bir süreç başlıyor. Bunun adı Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam sürecidir. Bu öncelikle Kürdistan halkının, Lozan ile başlayan inkar-parçalama ve yoketme stratejisiyle beraber Önder Apo’ya karşı gerçekleştirilen uluslararası komploya vurulmuş bir darbe olmaktadır. Dolayısıyla İmralı zulüm sisteminin anlamsızlaşması anlamına gelmektedir.
Yine inkâr, soykırım stratejisi ve zulüm üzerine kurulan Kürt- Türk ilişkileri başta olmak üzere bir halklar, inançlar ve kültürler mozaiği olan Ortadoğu’da ilişkilerin yeniden eşit, özgür ve demokratik temelde yeniden yapılanmasına götürecek bir yolun başlangıcı olmaktadır. Yani Kürtler Kürdistan’da kendisini yönetecek, anadilini konuşacak, ekonomisini idare edecek ve başka halklarla özgür ve eşit yaşayacak! İnkar ve imha siyaseti son bulacak!
Ancak sömürgeci Türk devleti, eskisi gibi oyalama ve aldatma yollarına başvurur da, bu kez de samimiyetsizlik yaparsa işte o zaman, herşey yine başa döner. O zaman da, Önder Apo’nun’da belirttiği gibi “Ne eskisi gibi savaşacağız, ne de eskisi gibi yaşayacağız.” Yani o zaman dağlarda gerilla, şehirlerde serhıldan da eskisi gibi olmayacak! Kürdistan halkı, gençleri, kadınları ve emekçileri başta olmak üzere yediden yetmişe herkes öncelikle bu gerçeği iyi görmelidir. Önder Apo bir kez daha, Kürtlerin gasp edilen, yoksayılan ulusal-toplumsal haklarının barışçıl yöntemlerle tanınması, bunun anayasal-yasal temelde güvenceye kavuşması için bir imkan yaratmış, bir strateji ve proje sunmuş bulunmaktadır. Bunun AKP devleti tarafından doğru değerlendirilmemesi halinde, yaşanacaklardan Türk sömürgeci devletinin sorumlu olacağı çok açıktır. Kürdistanlılar ve dostları hem bulunduğu yerde hem de büyük tarihsel Newroz olan Amed Newroz’una bu temelde katılmalıdırlar.
Önder APO’ya Özgürlük Kürdistan’a Statü şiarıyla kutlanmaya başlanan Newroz aslında aynı zamanda Önder APO’nun geliştirdiği Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşam projesine de katılım ve onaylama anlamına geldiği gibi “ Savaşta da Barışta da Seninleyiz ÖCALAN!” anlamına gelmektedir.
Baharın geldiği her yerde her ağaç, her çiçek kendi renginde açmakta, her kuş kendi sesinde ötmektedir. Her dere, her ırmak ve hatta her pınar kendi bulunduğu yerin eğimine, yatağına ve girintisine-çıkıntısına göre çağlamaktadır. Ve hepsi birlikte tam bir bahar senfonisini oluşturmaktadır. Doğa tüm renkleriyle güzeldir. Cıvıldaşan, birbirine karışan farklı kuşların sesleriyle güzeldir. Halklar, inançlar ve kültürler kendileri olduklarında güzeldirler. Ezilen bir çiçeğin, çiğnenen bir çimenin, kırılan bir dalın, ezilen ve inkâr edilen bir halkın güzelliği olur mu? Dolayısıyla herkes ve her şey kendisi olmalı. İnsan başkasına özenmeden, kendisi oldukça, kendisiyle barışık oldukça güzeldir! Yani kendisi olan farklılıkların oluşturduğu bütünlük felsefesi.
İşte büyük ihtimalle Önder APO bunun müjdesini verecek. Önder APO böyle bir tablonun ortaya çıkması için de, savaşan tarafların uyması gereken kuralları ve yapması gereken görevleri bir yol haritası biçiminde sunacaktır. Newroz’da yapacağı çağrı büyük olasılıkla böyle bir çağrı olacaktır. Bu çağrı Kürdistan özgürlük mücadelesinin ilk günden bugüne peşinden koştuğu ulusal ve toplumsal hedeflerdir. Kürt ulusu diğer tüm halklarla eşit, özgür ve birlikte yaşama kararlılığını bir kez daha olanca kararlılığıyla dile getirecektir.
Öncelikle Kürdistan halkının vereceği bu mesajın başta sömürgeci Türk devleti olmak üzere tüm zalimlerin doğru anlaması gerekmektedir. Bu bir zayıflık ve çaresizlik çağrısı değildir. Gücünü tarihselliğinden, Önde APO’nun felsefesinden ve kırk yıllık direniş, özgürlük, mücadele ve savaşından almaktadır. Akp devleti daha önceleri yaptığı gibi oyalama, boyalama ve aldatma yada bunu istismar konusu yaparsa bu Newroz ateşinin nasıl bir yangına döneceğini ve kendisini yakacağının hesabını da yapmalıdır.
Kürdistan halkı 2013 Newrozuna aynı zamanda Rojava devrimiyle girmektedir. Kürt ulusu, hiçbir yılla kıyaslanmayacak düzeyde birleşmiş, kararlaşmış, örgütlenmiş, yeni mevziler kazanmış ve hiçbir zulüm sistemini kabul etmeyeceğinin ifadesi olan güçlü iradesiyle 2013 Newroz’u karşılamaktadır.
Kürdistan halkı kendisiyle samimi bir biçimde, eşit-özgür birliktenlik ve geleceğe dönük olarak stratejik ittifak kurmak isteyenle sonuna kadar dost ve kardeş olmaya açık ve hazırdır. Fakat iradesini zayıflatma, oyalama ve inkârı sistemini allayıp-pullayarak yutturmaya çalışanlara karşı da amansız bir mücadele yürütme gücünde ve kararında olduğunu-olacağını da bu Newroz’da gösterecektir.
Savaş-barış ilişkisinde ve diyalektiğinde, savaşabilecek güçte olmayanların barışının da olmayacağı çok açık ve kesindir. Dolayısıyla Kürdistan halkı her zaman, savaşabilecek konumunu ve serhıldanı yükseltebilecek konumunu muhafaza edebilmelidir. Formül, kanun ne yazık ki şöyledir: Ne kadar savaşa ve serhıldana hazırsan, o kadar Önder Apo’nun özgürlüğüne ve Kürdistan’ın özgürlüğüne yakınsın demektir!
Kürdistan halkı için barışın biricik anlamı da şudur: Barış= Önder Apo’nun Özgürlüğü ve Kürdistan halkının varlığının ve özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır. Bu da, Türk sömürgecilerinin, Kürdistan’dan çekilmesidir. Gerisi demogoji veya kendini kandırmadır!
Bu temelde bir kez daha NEWROZ PİROZ BE!
Herdem Serhıldan
- Ayrıntılar
TC devleti ve onun izdüşümü olan tüm zihinsel yapılar kendilerine karşı direniş gösteren tüm toplulukları eşkıya, şaki, çete ve yeni dönemlerde de terörist diye hakaret etme suçlamasını bir marifet biliyorlar.
Her ne kadar terör kavramı üzerine dünyada uzlaşılan bir tanım olmasa bile genel manada terörün, teröristin, terör yapılarının ne olduğunu az çok tanınmıştır.
Örneğin: Avrupa Sözleşmesi’nin 17. maddesinde terör, “...başkalarının insan hak ve temel özgürlüklerini yok etmeyi amaçlayan yıkıcı eylem...” olarak tanınmıştır.
Örneğin bu tanımdan yola çıkarsak kim kiminin, kime karşı “…başkalarının insan hak ve temel özgürlüklerini yok etmeyi amaçlayan yıkıcı eylem…”lere baş vuruyor?
Bir halkın hem de milyonlarla ifade edilen bir halkın tüm temel hakları gasp edilmesinin de ötesinde, hakaretlere maruz bırakılıyor, rencide ediliyor, topyekun imha edilmesi için adım adım kültürel olarak yok ediliyor, yok sayılıyor, hor görülüyor. Bunların tümü yapılırken ise zırnık bir vicdan sızlanması yaşanmıyor, vicdan sızlanmasını da bırakalım her gün her gün adeta yeniden tecavüz edilircesine, yok edilmek istenen toplumun gözünün içine bakıla bakıla bu tecavüz etmeye bin bir dereden getirilen gerekçelerle haklı çıkarılmaya çalışılıyor.
“…başkalarının insan hak ve temel özgürlüklerini yok etmeyi amaçlayan yıkıcı eylem…”i sistematik olarak uygulayan bir devlet üstelik kendi uyguladığı bu yok etmeyi kamufle etmek için, bu vahşete karşı direnenleri teröristlikle itham ediyor. Uluslar arası normlar TC devletinin yaptığını tek bir kelimeyle ifade edecek olursak: Terör olarak tanımlıyor.
Durum bu olmasına rağmen otur kalk terör demek, terörist demek sadece ve sadece hırsızın hırsızlığını kamuflaj etmesinde öteye bir şey değildir.
Hele bir de „Terörizm genellikle; terör tohumlarını atmak yani kurbanlar kategorisindeki diğer insanların aşırı korkması amacıyla, kurbanlar kategorisindeki insanlara karşı yapılan eylemler olarak tanımlanır” tanımını da TC devletinin yaptığına vurursak bu topraklarda en büyük terörizmi TC devletinin uyguladığını hiç kimse inkar edemeyeceği gibi hiç kimse bu gerçeği ters yüz edemez. .
TC devletinin son yüz yıllık tarihinde yaptıklarını yukarıda dile getirilen iki tanıma vurursanız, TC devletinin adeta baştan başa uyguladığı yol yöntemlerin tümü terör yöntemleridir. Terör yöntemlerini uygulayan bir devlet eğer bu yöntemleri sistematik olarak uyguluyorsa-ki TC devleti bunu her zaman yapmış-o zaman TC devleti bir terörist devlet olmaktadır.
Terörizme karşı, işgale karşı, baskıya karşı, zulme karşı, sömürüye karşı dünyanın neresine giderseniz gidin gösterilen direniş kesinlikle bir meşru savunma direnişidir. Ve bu meşru savunma direnişi dünyanın her yerinde meşru olduğu kadar var olmanın olmazsa olmazlarından kabul edilerek, onurlu insan olma duruşunun da temel ilkelerinden kabul edilir.
Tarihte o bilinen meşhur J. Jacques Rousseu Toplumsal Sözleşmesinde boşuna, “baskıya karşı direnmeyenler bastırılmayı hak ediyorlar” dememiştir.
Dünyamızda emperyalist olarak bilinen Amerika anayasasında bile “zulme karşı başkaldırma en temel insan hakkıdır” denilerek zulme ve baskıya karşı direnişin her zaman meşru olduğu söylenir.
Özcesi Türkiye’de en büyük terörist güç TC devletidir. En büyük terör gücünü de elinde bulunduran polisiyle, korucularıyla, para militer güçleriyle devlettir. Bu güçlerin sadece Kürtlere karşı değil toplumun tümüne nasıl bir terör uyguladığını günlük olarak görsellerde ibretle izliyoruz.
Devletin bu faşizan terörüne karşı Kürt özgürlük hareketinin gösterdiği direniş tek kelimeyle bir meşru savunma direnişi olmuştur. Bu meşru savunma direnişi içerisinde meşru savunma yöntemini aşan yöntemlere başvuranlar olmuş mudur? Olmuştur. Lakin bunlara karşı de en büyük mücadeleyi Kürt halk önderliği gösterdiğini yapılan eleştiri, özeleştiri, soruşturma ve yargılamalarla göstermiştir. Özgürlük saflarında meşru müdafaayı aşan ve insanlığa zarar vermiş olan ne kadar bu tür “eylemler” yapılmış ise kesinlikle kovuşturma konusu olarak yargılanmıştır.
Özcesi bir taraf meşru savunma direniş içerisindeyken meşru savunmayı aşan münferit olaylar yaşarken, bir taraf ise ilk günden başlayarak terörü sistematik olarak kullanmıştır. Bunun için diyoruz ki terör kelimesini öncelikli olarak özgürlük hareketine yakıştırmayacaksınız. Terör ya da terörist kelimesini kullanacaksınız önce TC devleti için kullanacaksınız. Ardından da TC devleti adına hareket eden onca para militer güç var onlara yakıştıracaksınız.
Kürt özgürlük hareketine mutlaka bir şey diyecekseniz, o zaman: Kendi Kaderini Tayin Etme Hakkı için direnişe geçmiş bir özgürlük hareket deyin. Aksi taktirde tarihin ileriki sayfalarında yapılan bu haksız tanımlamalar mutlaka bir gün yüzünüze birer tokat gibi çarpacaktır.
K. Nurhak
- Ayrıntılar
Birkaç gün önce Kürt özgürlük hareketi, elinde tutsak bulunan bazı askerlerle kimi kamu görevlisini resmi heyetler aracılığıyla TC devletine teslim etmiştir. Kürt özgürlük hareketi bu yaklaşımlarını geçmişten beri de yapmaktadır. Yani esir aldığı askerleri TC devletine çeşitli aracıların devreye girmesiyle teslim etmesi yeni bir şeydir.
Hatırlayanlar bilir daha birkaç yıl önce 8 askeri teslim etmişti. 1996 yılında Zap’ta yine birçok tutsağı teslim etmişti. Ve yine onlarca kez farklı sahalarda aracılarla teslim edilmiş askerler, polisler olmuştur.
Özcesi özgürlük hareketi tutsak aldığını nihayetinde teslim etmek için yanında tutsak almıştır. Sert savaş ortamlarında tutsak almalar, tutsak düşmeler yaşanabilmektedir. Savaşın doğasında bu vardır. Savaşa gitmiş isen her şeyi hesaplayıp gideceksin.
Ne var ki Türk askerlerini savaşa süren bir devlet ya da hükümet ya da bürokrasi artık ne derseniz deyin, askerleri tutsak düştüğünde bu tutsak düşen askerlerine sahip çıkma erdemliliğini bile gösterememektedir.
Hatırlayanlar bilir 2008 yıllarıydı, o zaman sözde TBMM başkanı olan Mehmet Ali Şahin Oremar’da gerillaların eline esir düşen askerler için “keşke ölselerdi” demişti. Buna benzer yaklaşımlar aslında yukarıda saydığımız devleti temsil eden tüm güçlerde vardır.
Örneğin savaşımızın içerisinde yer yer tepeler, karakollar ya da mevziler düşmüş ise, buralarda askerlerin tutsak alma imkanımız varsa, TC ordusu aniden çok büyük top ve uçak saldırılarıyla bu askerlerin elimize esir düşmemesi için yoğun saldırılarda bulunarak kendi askerlerini onlarca kez vurmuştur, öldürmüştür. Savaşımızın içerisinde her gerilla böyle olaylara çok kez tanık olmuştur.
Bu TC devletinin bir yaklaşımıdır. Hem askerini savaşa sürecek hem de askerinin kaderine sahiplenmeyecek. Ne de olsa “bir Türk dünyaya bedeldir” ya! Bunun için Türk askeri tutsak düşemez! Savaşta yenilemez?
MHP lideri bahçelinin o “nasıl tutanak tutarlar, onlar kimdir ki tutanak tutarlar” ve de Diyarbakır ciğercisi olmuş gibi “gidip ciğerlerini söküp almak gerekir” zihniyeti esasta bu köklü olan TC devlet zihniyet yapısıdır.
Onlara göre bu dünyada bir kendileri okul okumuş, bir kendileri zabıt tutabilir, bir kendileri esir alabilir, bir kendileri tutsak alabilir, bir kendileri savaşa bilir, bir kendileri kükreye bilir, bir kendileri her şeyi hak ediyorlar diğerlerine ise sadece müstahaklık kalıyor.
Dikkat edilirse Bahçeli’nin yaklaşımları biraz uç kaçıyor ama genelde öyle görülüyor ki bu devlet zihniyetine bezenmiş tüm yapılar benzer yaklaşım içerisindedirler.
Örneğin Bülent Arınç güya bu parti içerisinde en fazla insani olma reflekslerini doğal göstermekle biliniyor. Duygularını çok fazla yaşayan biri olarak genelde hem takdir görüyor hem de siyasal karşıtlarınca kullanılıyor. İşte bu aynı kişi –hele çözüm süreci diye bilinen böylesi bir süreçte- yine en fazla rol oynayacak olanlardan olacak olan biri, insani olarak tüm görevlerini yerine getirmiş bir özgürlük hareketinin iyi niyet gösterisi olarak, askerleri teslim ederken, onları Salı veren özgürlük hareketi temsilcisine el vermeyen bir askerinin yaklaşımlarını normal görebiliyor, hatta arka çıkabiliyor da. Kendilerini tutsak alan, aylarca da tek bir fiske vurmadan, tek bir hakaret etmeden, uluslar arası hukuk normlarına göre yaklaşmış olan bir hareketin gösterdiği iyi niyet yaklaşımını suiistimal eden o askere bir şey demiyoruz. Tarih ona bir gün ne hak ettiğini açıkça söyleyecektir. Lakin çözüm süreci, barış süreci, İmralı süreci diye diye ağızlarından tüy bitenlerin böyle bir yaklaşım içerisinde olmaları tek kelimeyle ayıplanacak bir davranış biçimidir. İnsanlar arasındaki nezaket ilişkilerine ters olduğu kadar, toplumsal ahlak ölçüleri açısından da terstir.
Böylesine yaklaşımlar yarın başka şeyleri tetiklerse kimse kalkıp ah vah yapmamalıdır. Ne ekersen onu biçersin misali. Atılacak bir sürü iyi niyet adımları vardır. Peki, bu yaklaşımlar ortadayken atılacak her adımı bu kez insanlar on kez ölçüp biçmez mi?
Özcesi böyle çiğ yaklaşımları özelde sürecin hassas olduğunu söyleyipte hiçte hassas yaklaşmayanlar iyi bilmelidir.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
Halepçe Kürtlerin dinmeyen acısıdır. Yarasıdır. Kürtlerin tarihinde çok daha büyük yaşanan acılar elbette vardır. Binleri çok çok aşan insanın katledildiği, yakılıp yıkıldığı olaylar dediğimiz gibi fazladır.
Ancak Kürtler için Halepçe farklıdır. Çünkü Halepçe daha dün herkesin gözü önünde, herkesin gözünün içine bakılarak yapılan bir katliamdır. Jenosittir. Halepçe’nin farkı budur.
Kürtler örneğin Dersim’de, Zilan’da çok önceleri Şehrezor’da, daha daha önce Magmoni’de dediğimiz gibi çok çok daha büyük katliamlarla yüz yüze gelmişlerdir. Dersim ve Zilan’ı dünya görmek istememiş, belki de dünyanın görmemesi için hem büyük çabalar harcanmış hem de bu olayları dünyaya yayacak imkanlar olmamış. Kürtler bu durumu asla ama asla hazmetmeseler bile bu durumu başkalarına anlatmayı bir türlü yukarıda dile gelen her iki durumdan dolayı anlatmakta zorlanmışlardır.
Ancak Halepçe böyle yaşanan bir katliam değildir. Halepçe Kürtleri çok derinden etkileyen ve ciğerlerini söküp alan bir katliamdır. Nedeni ise açıktır? Daha dün yapılmıştır, daha dün gerçekleştirilmiştir. Ve de dünyanın gözünün önünde yapılırken bile refleks gösterilmemiştir. Refleks göstermeyi bırakalım göz yumulmuştur. Üstü örtülmeye çalışılmıştır.
Çok tuhaf gelebilir ama bu görmemeyi en fazla da sözde o yıllarda bizim sosyalist blok diye bildiğimiz, sonrada kup kuru çıkar ilişki içerisinde olduğunu öğrendiğimiz reel sosyalistler olmuştu.
Bu durumu 1990 yılında Berlin duvarı yıkıldığında Doğu Almanya’ya yaptığım bir gezide çeşitli sol ve etkili çevrelerle yaptığım görüşmelerde net görmüştüm. Duvarlar yıkılıyor, Doğu Almanya Batı Almanya ile birleşiyordu. O yıllarda özelde de sol ve sosyalist olan bu çevrelere en fazla sorduğum soru, Halepçe katliamı olmuştu. Halepçe katliamını neden kınamadınız(?) sorum hep öncelikli sorum olmuştur. Tuhaf dediğim işte bu soruma verilen cevaptı: Cevapları, Cevapsızlıktı. Cevap verilmiyordu. Nedeni açıktı, Saddam gibi diktatör birinin katliamı kınanması gerekirken tek bir eleştiri ve kınama yapmamışlardı. Cevapsızlıklarını daha sonra Doğu Almanya ile Saddam arasındaki ilişkiler olduğunu öğrendiğimde doğrusu reel sosyalizmin ne olduğunu iyi öğrenmiştim.
Reel sosyalistler böyle iken Saddam’a hardal gazı satan Almanya ve Hollanda firmalarının yanı sıra, sözde İran karşıtı olan batılı ülkelerin çoğu Saddam’ı silahlarla donatarak sadece Halepçe değil, 182 bin kürdün Enfal diye bilinen güya Kuran’ın bir ayetine dayandırılan ve İslam’ın küfür diye bilinen insanlardan temizleme hareketini uygulamasının tüm öldürücü tekniklerini vermişlerdi.
Başka bir dille dile getirecek olursak, Saddam’ı öldürücü bir silah haline getirenler batılı emperyal güçlerdi. Yine bu diktatörün katliamlarına kendi dar ve bencil çıkarları için gözlerini yuman reel sosyalist ülkeler olmuştur.
İşte Halepçe Kürtler için bu durumdan dolayı asla ama asla unutulmayacak bir jenosittir. Herkesin görüpte ses çıkarmadığı, göz yumduğu, karşı tavır almadığı, gizliden gizliye sevindiği, hele birde haberleşme tekniklerinin bugün ki gibi olmasa bile oldukça gelişkin olduğu bir çağda yapılmış olmasını Kürtler unutmamış ve unutmamıştır.
Halepçe bu bağlamda uluslar arası hukukun Kürtleri en açık bir şekilde ret ettiğinin, yok saydığının en belirgin olayı olmuştur. Bunun için Kürtler Halepçe’yi unutmazlar. Belleklerinde silinmeyecek bir şekilde yerleştirmişlerdir.
Kürtler eğer inanılmaz bir şekilde direnişe geçmişler ise bir nedeni kesinlikle Halepçe’dir.
Hukuksuzluğu, statüsüzlüğü aşmak için eğer Kürtler bu kadar direniyorlarsa bir nedeni yine Halepçe’dir.
Ulusal arası yok saymaya karşı eğer Kürtler inadına ulusal birliğe sarılmak için direniyorlarsa bir nedeni Halepçe’dir.
Eğer Kürtler bugün demokratik ulus diyerek ulus devlet yapılarına karşı duruyorlarsa, nedeni uluslar arası daha doğrusu kapitalist modernist kültürün halkları birbirine karşı bırakan düşmanlaştırma siyasetini Halepçe’de yaşadıkları içindir.
Özcesi Halepçe Kürtlerin büyük acı çektikleri bir katliam ve jenosittir. Ancak bunun yanında Halepçe Kürtlerin tarihe daha görkemli olarak çıkmaktan başka bir yollarının olmadığını, kalmadığını öğreten en büyük vicdan uyandıran katliamıdır.
Bunun için Halepçe’yi biz Kürtler sadece Halepçe olarak almıyoruz. Biz Halepçe’yi bu dünyaya Kürtlere bir statü elde etmeden yaşamanın her gün, her an Halepçe’lerin yeniden yaşanacağının bilincini edinerek, asla ama asla statüsüz yaşanmayacağını öğreten en büyük olayıdır.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Dünya tarihin de 20. Yüzyılda epey kanlı savaşlar olmuş, atom bombası gibi önemli bir silah Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılmıştır. Bu da katliamların gelmiş olduğu düzeyi bize göstermiştir. Tarih sahnesinde insanlığa her türlü vahşet, imha, sömürü dayatılmış ve bu dayatmalar da belli kesimlerin çıkarları uğruna yapılmıştır. Birçok halk da bu siyasetlerin kurbanı olmuşlardı.
Tarihte Kürtler her zaman uluslar arası hegemonik güçlerin siyasetlerinin ve çıkarlarının kurbanı olmuşlardır. Özellikle 20. Yüzyılda yapılan politikalar da İngilizlerin ve bölge devletlerinin oyunları ile yapılmıştır. Halepçe katliamı da bunlardan biridir.
Bilindiği gibi İran-Irak arasındaki savaş döneminde Germiyan bölgesinde bulunan Halepçe kasabasına Saddam’ın cellâtlarından Hasan Ali Mecit Kimyevi’nin emri ile kimyasal gazlar, bombalar atılarak beş bin masum Kürt insanı katledildi. Geride binlerce yaralı ve sakat insan kaldı. Bu katliam geçmişte yapılan Kürtleri tarihten silme katliamlarının bir devamıdır. Kürtler topyekûn yok sayılmak istenmiştir. Dünyanın bu katliama karşı tavrı sessizlik olmuştur. Saddam rejimi sivil Kürt insanlarını katlederek adeta dünyaya meydan okumuştur. Aynı zamanda böylesi bir silahın elinde olduğunun mesajını vermek istemiştir. Bu siyasal boşluğun yaratılmasında ve katliamın gerçekleşmesinde işbirlikçi Kürt örgütlerinin de payı vardır.
Uluslar arası güçlerin desteği ile bu katliamı yapan Saddam, alelacele bir şekilde de aynı güçler tarafından idam edildi. Çünkü Halepçe gibi katliamlar da uluslar arası güçlerin payı ortaya çıkartılmak istenmiyordu.
16 Mart 1988 Enfal'ini gerçekleştiren Hizbil Baas rejiminin geride bıraktıkları da hiçbir zaman unutulamayacak olaylardandır. Binlerce köy boşaltıldı, birçok insan zindanlara atılarak ya idam edildi ya da ölüme terk edildi. Ailece zindanlara atılanlar oluyordu. Yine Saddam’ın kaleleri olarak nitelendirilen ve askerlerin kaldığı bu yerlere binlerce insan getirilip gözetim altında tutuluyordu. Toplu bir şekilde insanlar diri diri toprağın altına atılıyordu-gömülüyordu. Köylerde insanlar toplu şekilde kurşuna diziliyordu. Boşaltılan köylerde toplanan insanlar da özel olarak kooperatif evlerde tutuluyordu. Ortada kalan insanlar da Bahırke kampında toplanıyordu. Görünüşte beş bin insan katledildi. Ancak Enfal’e uğrayan insan sayısı yüz binlercedir. Verilen rakam 182 bindir.
Aradan 21 yıl geçmesine rağmen halen bu katliamın yaraları sarılmış değildir. Dünya bu utancı üzerinden atmış değildir. Halkımız halen bu katliamın acılarını gün be gün yaşıyor. Onun için bu katliamın yaralarını sarmak, sorumlularından hesap sormak en medeni yaklaşımdır. Yoksa kendisine çağdaşım, demokratım diyen, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok güç bu utançla yaşamaya devam edecektir. Güneyli güçler de her yıl bu katliamın duygu sömürüsünü yapacaklarına kendi politikalarını gözden geçirip halkın sorunlarına çözüm olmalılar. Güney’li halkımız da bu katliamın anısına kendisini daha fazla örgütleyip işbirlikçi siyasetlere karşı tavır sahibi olmalılar. Nasıl ki Halepçe katliamından sonra binlerce insan Amed, Muş, Kızıltepe kamplarında Kuzeyli Kürtler tarafından bir ilgi görmüşlerse Güneyli Kürtlerde aynı ruhla yaklaşmalıdırlar.
Doğan Doski
- Ayrıntılar
8 Mart kutlamaları bu yıl her zamankinden daha güçlü geçti. Kadınlar onbinler halinde sokağa inerek kendi renklerini ortaya koydular. Kürt kadınları Paris’te şehit verdikleri Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leya Şaylemez’i bayrak yaparak yürüdüler. Şehitleri gibi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a da mücadele meydanlarında sahip çıkıp özgürlük istediler.
Şurası açık bir gerçek ki, tabandan gelen güçlü bir kadın devrimi yaşanıyor. Kadınlar özgürlük ve eşitlik istiyorlar. Kadın özgürlüğüne ve eşitliğe dayalı bir demokrasiyi gündemleştiriyorlar. Kadın devrimine dayanan demokratikleşmenin çok daha farklı ve derin olacağı anlaşılıyor. Böyle bir demokraside farklılıkların kendilerini çok daha rahat örgütleyip ifade edecekleri görülüyor. Kadın devrimi demokratik toplum mücadelesini çok daha güçlü hale getiriyor.
Kadınların onbinler halinde sokağa inip özgürlük istemesi erkek toplumunu pek memnun etmese de, bunaltıcı siyaset üzerine kadın renginin düşmesi belli bir rahatlama ve iyimserlik yaratıyor. Siyasette kadın etkisinin artmasının siyaseti daha çok demokratikleştireceği ve çözümleyici kılacağı ortaya çıkıyor. Kürt özgürlük mücadelesinin Türkiye ve Ortadoğu’ya kazandırdığı çok önemli bir gelişme de bu oluyor.
Tabi yaşadığımız şu günlerde toplumsal iyimserliği artıran başka etkenler de var. Bir tanesi ve en güçlü olanı İmralı’dan esen barış ve çözüm rüzgârları. Gerçekten de İmralı iyimserliği gittikçe artıyor. Bazı pürüzler ve itirazlar olsa da, Türkiye toplumunda barış umudu ve bundan doğan iyimserlik iyice güçleniyor. Öyleki, giderek geri dönüşü olmayan bir noktaya gelecek gibi.
Toplumda böyle bir iyimserliğin oluşmasını sağlayan kuşkusuz Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan oluyor. Kürt halkı yıllardır “Barışın elçisi İmralı’da” diye boşuna söylemedi. Kürt-Türk savaşını sona erdirip barışı sağlayacak tek kişinin Kürt Halk Önderi olduğu görüşü laf olsun diye ifade edilmedi.
Şimdi bu görüşler yaşamda doğrulanıyor. Çok ağır ve zor koşullarda bulunsa da, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan yeni bir barış umudu yeşertmeye çalışıyor. Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme üzerine hazırladığı yeni yol haritasının böyle bir umuda ve iyimserliğe yol açtığı görülüyor. Türkiye’de herkes nefesini tutmuş, İmralı’ya BDP ve PKK’den gelecek cevapları bekliyor.
BDP’nin tutumu kendilerine ulaşan mektup üzerine yaptığı açıklamalardan az çok anlaşılıyor. BDP’nin olumlu görünen tutumu da, oluşmakta olan umudu ve iyimserliği ciddi bir biçimde besliyor. Mektupları hiç vakit geçirmeden sahiplerine ulaştırdı. PKK ve diğer Kürt çevrelerini etkilemek için yoğun bir diplomatik çalışma yürüttü. Kendi görüşlerini oluşturmak amacıyla da ciddi tartışmalar yürütüyor. BDP’nin barış ve çözüm sürecini daha da güçlendirmeye çalışacağı anlaşılıyor.
Konuya PKK’nin daha dikkatli ve temkinli yaklaştığı görülüyor. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş! Geçmişte ilan ettiği ateşkesler ve sunduğu çözüm projelerinden sonuç alamaması PKK’yi bu duruma getirmiş bulunuyor. Fakat herkeste PKK’nin engel yaratmayacağı konusunda genel bir kanaat var. Geçmişte çok sayıda tek yanlı ateşkes ilan etmiş olması bu kanaata yol açıyor. Ayrıca Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a bağlılığı da bu kanaatı yaratıyor.
PKK yöneticileri yaptıkları açıklamalarda İmralı’dan gelişecek demokratik çözüm arayışlarına bağlı kalacaklarını sürekli ifade etmiş bulunuyor. Mevcut gelişmelere dikkatli yaklaşımları da bu girişimi ne denli ciddiye aldıklarını gösteriyor. Kendilerini engel olarak değil, çözümün önünü açan temel güç olarak değerlendiriyorlar. Görüş ve üslûplarıyla şimdi de benzer bir rol oynamaya çalışıyorlar.
Son haftada AKP yöneticilerinin üslûplarında da gözle görülür bir değişiklik yaşandı. Ağustos 2005’te Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Amed’te söylediklerinden sonra ilk defa böyle bir üslûp değişikliği görülüyor. Eğer bunu devam ettirebilirse, bu üslûbun Kürtlerdeki güvensizliği belli ölçüde giderebileceği gibi, Türkiye toplumundaki gerginliği ve milliyetçiliği de ciddi biçimde azaltabileceği anlaşılıyor.
Bu noktada AKP şunu çok iyi bilmeli ki, çok daha cesur, dikkatli ve çalışkan olması lazım. Çünkü çözümün anahtarı AKP’dedir. Sorun oluşturan sistemi yönettiğine göre, başta Kürt sorunu olmak üzere tüm sorunların çözüm kapısını açacak olan da odur. Bunun için cesur ve çözümleyici politikalar oluşturmak zorunda. Ayrıca faşist-milliyetçilikle doldurulmuş olan Türkiye toplumunu bu zehirden arındıracak olan da o. Her bakımdan önaçıcı olması gerekiyor. Sürecin geleceğini AKP’nin tutumu belirleyecek.
Bir kez daha belirtmek gerekiyor ki, CHP’nin tutumunu anlamak gerçekten çok zor. Kürt sorununun çözümünü ve demokratikleşmeyi bu kadar oy siyasetine alet etmesi çok kötü. Barış ve demokratik çözüm arayışına bu denli karşı çıkması anlaşılır gibi değil. CHP’nin bu tutumunun kalanı da tükenişe götüreceğini söylemek abartılı olmaz.
İmralı’dan esen barış ve çözüm rüzgârının yarattığı iyimserlik Türkiye gündemini tümüyle belirler durumda. Herkes bunu tartışıyor. Fakat tartışmalar yüzeysel ve içeriksiz. Hâlbuki iyimserliğin içeriğinin doldurulması lazım. Bu yapılmazsa mevcut iyimserliğin fazla sürmesi ve sonuç vermesi zor. Özellikle bu iyimserlikten olumlu etkilenen güçler bunu yapmalı.
Kuşkusuz yalnız başına sözkonusu iyimserlik bir şey yaratmaz. Bunu reddetmemekle birlikte, bir sonuç olmadığını da bilmek lazım. Yaratılan iyimserlikle içine girilen aslında yeni bir mücadele süreci. Yani siyasal ve diplomatik mücadelenin öne çıkacağı bir süreç. Dolayısıyla daha karmaşık ve riskleri çok olan bir süreç durumunda. Bu süreçte kazanmayı yaratacak olan örgütsel sağlamlık ve siyasal çözücülüktür. Mücadele eden güçler karşılıklı bu çizgiyi izleyecektir. Doğru uygulayan da başarı kazanıp sonuca ulaşacaktır.
Kürt halkı ve demokratik güçler bu gerçeği çok iyi görmek durumundadır. Mevcut iyimserliğe ve yol açacağı rehavete asla düşülmemelidir. Yeni mücadele sürecinin temel karakteri çok iyi görülmeli ve yüklediği görevler herkes tarafından mutlaka başarılmalıdır.
Selahattin ERDEM
Yeni Özgürpolitika
- Ayrıntılar
Yukarıdaki sözlere geçmeden önce dünyada olup bitenlerde kopuk, adeta bir tüpün içerisine alınarak dış dünyada korunan ancak bu korunmanın ne kadar zarar verdiğini de görmeyerek, ısrarla o tüpün içinde yaşamaya ant içmiş kişiliklere dönük bir şeyler söylememiz gerekiyor.
Türkiye sinemasında böyle çokça vaka vardır. Böyle tipleri en iyi bir şekilde rahmetli Kemal Sunal canlandırırdı.
Hatırlayanlar bilir yanlış değilsek “Sütkardeşler” diye bir filmi vardı. Yine bir filmde kabadayı rolünü oynayan ile bankada çalışan ve birbirlerini tanımayan ikizleri canlandıran bir filmi vardı Kemal Sunal’ın.
Dediğim gibi yukarıda tüp içine konarak gerçek yaşamda uzak tutulan tipi en iyi Kemal Sunal canlandırmıştır.
“Tüp” içine konulan yaşam ile bir bağı olmadığı için yaşamı tanımıyor. Bunun için saf olmanın da ötesinde yaşam dışıdır. Bir mendil koklamayla başı dönebiliyor, bir sözle kana biliyor, bir hödlemeyle içine sinebiliyor. Yine her iki filmde görüldüğü gibi günlük olarak kandırılabiliyor. Ve çoğu zaman görebildiğimiz gibi yaşamın dışında kalanlar başka bir yönü de vardır. Öyle bir atıp tutanı da çıkıyor. Yaşam ile bağı olmadığı için pohpohlamayla dünyayı yarattığını düşünüyor.
Özcesi yaşamda kopuk olma iki durumu yaratıyor, ya saflığında ötesinde bir avanaklık ya da Kaf dağlarında gürleyen bir kral. Böyle durumda olan biri toplumla ya da toplumlarla sağlıklı ilişki kuramaz. Böyleleri toplumla karşılaştıklarında en hafifinden şok olurlar. Kendinden geçerler. Deli divane olurlar.
Türkiye’de yıllardır siyasetin içerisinde olan, sözde her gün bir yerlerde toplantı ve etkinlikler içerisinde olanların Sütkardeşler gibi yaşamalarına anlam vermekten gerçekten zorlanıyor insan.
Bahçeli’nin hazırlanmış konuşmalarının tümü-istisnası yok-hepsi yaşamda kopuk hazırlanan konuşmalardır. Onun toplumda kopuk olmayan konuşmaları yazılı halde değilken mikrofonlar uzatıldığında verdiği cevaplardır. Bunlarda her zaman böyle olmamaktır.
Yazılı metinleri kim hazırlar onu bilmiyoruz. Bizi ilgilendirmez diyeceğiz ama bir gerilla olarak gerçekten kendim bu yazıları hazırlayan ekibi tanımak isterdim. Bu yazıları hazırlayanlar kaç kişi olduğunu doğrusu merak eden biriyim. Çünkü bu yazıları hazırlayanlar kesinlikle “tüp içine alınmış kişiliklerdir. Bu yazıları hazırlayan kişilikler kesinlikle karantinaya alınmış, yaşam gıdaları sadece milliyetçilik hatta yer yer ırkçılık olan ülkücülük-ki bu ülkücülüğün zırnık ülkü ve ülke sorunu yoktur-olanlardır.
Bu tipler bir odaya alınmış, dünya ile temasları olmayan, muhtemelen sanal dünyayı da takip etmeyen, ellerine sadece ve sadece Türkiye’de bazı siyasetçilerin konuşmaları yine özelde ilgi sahalarına giden bazı alanlara dönük çıkan konuşmalar, görüntüler, haberler veriliyor. Ve bunlara; “haydi bir cevap yazın” deniliyordur.
Aksi taktirde yaşamın bu kadar uzağında, bu kadar yaşam gerçekliği ile kopuk metinler yazılabilir mi? Bu kadar ağzı kirli konuşulabilir mi? Bu kadar saldırgan bir dil sarf edilebilir mi? Bu kadar dar bir kelime hazinesi yani kelime darağacıyla konuşulabilir mi?
Açın bu partinin söyledikleri ve sarf ettikleri kelimeleri topu topuna kaç tanedir? “Hainler, hain, ihanet, vurun, öldürün, yok ödün, bomba patlatın, söküp alın, bayrak dikin, haddini bilmez, sefiller, canavarlar, caniler, katiller, it sürüleri, teröristler” ve buna benzer sadece insanın ruh hastası olduğunu gösteren kelimeler.
Yaşam sadece savaşla mı yürüyor? “Kardeşlik, barış, eşitlik, adalet, özgürlük, ortaklaşma, uzlaşma, konsensüs, bir araya gelelim, konuşalım, empati, sempati” ne bilelim insanın normal olduğunu gösteren hiç mi bir söz ağızlardan çıkmaz.
Hareket olarak tam 30 yıldır savaş yürütüyoruz. Ancak açın açıklamalarımızı, yazılarımızı, mesajlarımızı savaş gücü olan bir gerilla olarak kelime hazinemizin ağırlıklı bölümü barış ve onun etrafında örülü olan sözcüklerle örülüdür.
Savaşçı bir güç olmamasına rağmen alın bu cenahın sözleri yüzde 90 vurdum, kırdımdır.
En son önderliğimiz elimizde esir bulunan asker ve tutsaklara dönük yaptığı açıklama üzerine serbest bırakılmaları gündemdeyken, “Ciğerini, Girip Söküp Alacaksın” sözleri hem söylediğimiz savaş dili, hem de Kemal Sunal’ın sütkardeşindeki filmde o evde çıkmamış avanak olan kardeşin halidir.
Adama demezler mi bre adam bir milyonluk ordun, 300 binlik polis gücün, 90 bin korucun, kendi dilleriyle söyleyecek olursak 3 milyonluk para militer güç ve sizin gibi sadece kanda beslenen yüz binlerce çevreler. Kaç sefer gelip ciğerlerini söküp götürdünüz? Kaç sefer bunu başardınız?
“Şam uzak arşın da mı” diyeceğiz ama dilimiz varmıyor. Bu tıyniyetle aynı seviye gelmek olacak ki, bunu yapmayacağız. Ama onun yerine :
“Lütfen biraz toplumun içine girin. Lütfen biraz Kürdistan’a gelin. Hatta yapabilirseniz Avrupa’ya gidin. Ve eğer size zor gelmeyecekse gelin biraz gerillayı yerinde görün” ki yaşamla yeniden bağınız oluşsun. Aksi taktirde hep o sütkardeşin yaşadığı hikaye devam edecektir. Ve doğrusu bu hem Kürdistan hem de Türkiye içinde yazık olacaktır.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Öncelikli olarak dünya emekçi ve özgürlükçü kadınların 8 Mart bayramını kutluyor, tüm günlerin 8 Mart olmasını dileyerek başlamak istiyorum.
Yıllar önce gerillanın kadın kimliğine yaklaşımını ele alan bir makale kaleme almıştım. Bu makaleyi olduğu gibi buraya alarak, gerillanın kadın özgürlüğüne ve onun mücadelesine yaklaşımını ne olduğunu anlatmaya çalışacağız.
“Gerilla Cins Özgürlükçü Kimliktir
Gerillayı neredeyse tüm toplum askeri bir güç olarak bilir. Dünyanın başka sahalarında bu böyle olabilir, ancak dünyanın birçok sahasında gerillanın kimliği askeri olmaktan ziyade, siyasal bir kimlik olduğunu da hepimiz biliriz. Ve biz biliriz ki birçok yerde romantizmin, kültürleşmenin, başkaldırmanın, kendisi olmanın, insan olmanın kimliğidir de gerilla.
İlk elden Che’yi gösterebiliriz. Che hiçbir zaman askeri bir kimlik olmamıştır. O her zaman halkların yanında, egemenlere onun deyimiyle Yankeelere karşı başkaldırının sesi olmasını bilmiştir. Bir de biz Che’nin ne kadar romantik olduğunu da hep okuyarak, dinleyerek gerillanın büyüdüğü biliriz.
Kürdistan dağlarına adım atarken de biz, PKK’nin askeri kimliğinden dolayı yola çıkmadık. Bu bizim içerimizde -belki de Kürdistan gerillasının yüzde 95’inde-vardır. Sadece savaş için ve askerlik için gelenler de elbette vardır, belki de halen o biçimde katılanlar da vardır. Bu da yadırganan bir durum değildir. Bu kadar zulme ve baskıya karşı insanın kendi içerisindeki haykıran sesi dindirmesi her zaman olanaklı olmadığını da biliyoruz. Bunun için de dağların yolunu tutarak yılların intikamını almak için mavzere yüklenmek anlaşılırdır da.
Gerilla ezilenin sesi olarak ezilene ses kazandırmanın adıdır bizde. Gerilla körleştirilmiş gözlere göz olmanın kendisidir. Sağırlaşmış kulaklara duyma yetisi kazandıran en büyük insan eylemi olarak, yeni insanı yaratmanın en etkili ve sonuç alan politik eylemidir.
Ancak Kürdistan’da gerilla bunların daha ötesinde bir gerçekliğe sahiptir. Başka halkların gerillasında eşitlik, adalet, ekmek, özgürlük gibi kutsal kavramlar çok önemli yerler tutarlar. Hiç şüphe yok ki bu özgürlük mücadelesinde de o kadar önemlidir. Dediğim gibi özgürlük mücadelesinin ancak’ları vardır.
Bu ancakların başında gerillanın dünyaya felsefik bakışıdır.
1-Mal ve mülkten gözü olmayan dervişten daha derviş, bir lokma bir hırka felsefesinin daha da ötesinde bir mülksüzlüğü savunur ve ona göre yaşar gerilla.
2-Canını inandığı davaya hiç gözünü kırpmadan feda eden bir eylemcidir. Öyle ki gerillanın en büyük komutanlarından Kemal Pir “yaşamı uğruna ölecek kadar çok seviyoruz” diyerek geleceğin güzel ve özgür yarınları için seve seve ölümün üzerine gitmişlerdir. Hani Che’nin o meşhur “eğer sesimiz cepheden cepheye yankılanacaksa… Ölüm nerede gelirse gelsin hoş gelir sefa gelir” sözü var ya öyledir özgürlük savaşçıları.
3-Kadın-erkek ilişkilerinde klasik ailesel ilişkileri reddederek her türden kölecileştirici ilişkilerde öcü gibi kaçar gerilla. Toplum gerillanın bu özelliğinden dolayı birçok alanda evliyalara benzetir onları.
Bu üç felsefik bakışın üçüncüsü dünya ölçeğinde ele alınacak olursa çok ayrıksı duruyor. Belki birincisi de öyle duruyor. Ancak biz biliyoruz ki birinci şıka göre yaşamak isteyen çok gerilla ve devrimci vardır. İnsanlık var oldukça da böyle kendisini kir pastan uzak tutmak isteyen insanlar hep var olacaktır. Dediğimiz gibi üçüncü husus neredeyse sadece ve sadece Kürdistan özgürlük mücadelesine ait bir yaklaşımdır. Halkımız gerillanın bu özelliğinden dolayı kutsallık mertebesine taşırırken gerillayı, emperyalist güçler gerillanın bu özelliğinden dolayı aforoz ediyorlar onları. Ve çok ilginçtir ama bir dönemler gerillokluk yapanlarında en çok zorlandıkları hususta budur. Gerilladan kaçan tiplerin yüzde 99’u Kürdistan gerillasının bu temel felsefik bakışını yeterince kendilerine yediremedikleri için kaçmışlardır. Kimisi tam hain olmuş, kimisi ihanet etmiş, kimisinin de tüpü biterek gidip bir köşelere çekilmişlerdir. Böylesine tiplerin gerilla sahasından ayrılmaları tuhaf değildir, tuhaflık o dur ki bu enerjileri bitmiş, barutları kalmamış gerillokların kaçış ve ihanet ediş nedenlerini oraya buraya bağlamalarıdır. Hâlbuki temel nedenlerin başından bu husus gelmektedir.
Gerillanın en temel özelliğinin dayandığı tarihi bir arka planı vardır. Bu arka planı aydınlatan Önder Apo’dur. Daha doğrusu gerillaya özellik olarak kazandıran Önder Apo’dur.
O da: insanlığın kadın rengiyle başlamış olmasıdır. Gerilla insanın toplumsallaşmasını sağlayan temel gücün ana yanlı sistem olduğuna inanır. O insansı özeliklerini tümü ana yanlı sistemle hayat bulmuştur. Adalet, eşitlik, özgürlük, paylaşımcılık, ortaklık, komünallik, kolektiflik, kardeşlik, şefkat, açıklık, duygusallık. Ve tabii ki daha insanın ruhu ile ilgili ne kadar güzel yan varsa onu da sayın.
Gerilla insanlığın üçlü kirli ittifak olarak bilinen; şaman yani rahip, askeri şef yani avcı erkek ve anaların yanında ve gölgesinde tecrübe kazanmış ihtiyar erkek yani gerontokratların ortaklaşması ve kadına karşı geliştirdikleri komplolarla kirlendiğine ve bozulduğunu da inanır. Ardından da hiyerarşi, tahakküm, sınıf, devlet, sömürge, köle, vahşet, kan-revan, katliamlarla kirletilmiş bir insanlık.
Tarihin yeniden güzel, eşit, paylaşımcı, adaletli, özgürlükçü, komünal günlere geri dönmesi için ana yanlı özelliklere sarılmayı savunur gerilla. Bu bağlamda gerilla ana yanlı bir ideolojik, felsefik, politik ve kültürel zihniyete sahiptir. Bu ise kadına yakın durmak demektir. Gerilla kadına yakın duran ve ona karşı saygıyı en yükseklerde tutan gizemli güçtür.
Denilecek ki kadına saygıda kusur eden yok mudur? Vardır ama onların da ne halde olduğu bilen bilir. Özgürlük dağlarında hiç kimse ama hiç kimse dudak bükerek kadınla konuşamaz, kem gözle bir kadın gerillaya yaklaşamaz. Bunu yapan gerilla yıllarca sosyal tecridi göze alacak gerilladır, daha doğrusu gerilloktur. Çünkü gerillanın temel mantalitesi kadına saygı temelinde inşa edilmiştir. Hiçbir güç resmi ortamlarda kadın özgürlük çizgisini tartışamaz, dil uzatamaz. Gayri meşru ortamlarda dedikodular yaparak, ya da verilen yetkileri kötüye kullanarak bunu yapanlar var mıdır? Vardır, ancak böyleleri ya gerillok olurlar ya da verilen yetkileri hızla ellerinde geri alınır. Özcesi özgürlük dağlarında herkes kadına saygı duymak zorundadır. Bu temel bir zihniyet yapılanmasıdır gerillanın zihin yapısı.
Gerilla cins özgürlükçü kimliktir dedik. Her gerilla yoldaşına başka gözle bakamaz. Bakmaz da. Bu yaklaşım da elbette yetmez. Kimilerine göre bu yaklaşım ileri bir yaklaşım olabilir. Ancak Kürdistan gerillası için bu da yetmez. Yoldaşı bir kadın gerillaysa, kadın olduğunu bilerek ona saygıda kusur etmemeye özen göstermekle görevlidir. Ve karşısındaki yoldaşın bir kadın olduğu bilinciyle de ona eşit, kendisine, denk hatta geleceğin yaratılmasına en ciddi rol oynayacak gücün kadın olduğunu bilerek sonuna kadar pozitif yaklaşmasını da bilecektir. Ona öncülük rolü veren Başkan APO’ya saygıdan ve de kadına olan inançtan da bu saygılı yaklaşımı korur gerilla.
Kadının özgürlüğü için bir erkek gerillanın yeterince gücü yoksa kadına katacağı teorik ideolojik gücü yoksa o erkek gerilla, kadın özgürlük çizgisine zarar vermemek ve bir kadın yoldaşının gelişmesi önünde engel olmamak için kadın özgürlük çizgisine ve kadına saygılı yaklaşmasını bilerek kadın cinsine saygıda kusur etmemeye özen gösteren gücün kendisidir. Ve bu yaklaşımıyla dünya da gerillanın eşi benzeri yoktur. Uzun yıllar da böyle kalacaktır.”
Yeniden, tüm dünya kadınlarının yeni bir 8 Mart’ı kutlarken, tüm günlerin gerilla renginde kadın günü olması dileğiyle…
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Can çıkar huy çıkmaz diye bilinen bir atasözü vardır. Yani ölse de huyunu terk etmeme, bildiğinden vazgeçmeme, karakterini değiştirmemeyi ifade eden bu atasözü bugünlerde en çokta CHP’ye uyuyor.
CHP tarihi esasta Kürt halkına karşı işlenmiş olan suçların tarihidir. CHP’nin başına İnönü’nün geçmesiyle başlayan katliam sürece bugünlere kadar bu faşizan ruhla gelmiştir.
Kürtlerin son yüz yıllık tarihinde en büyük darbeyi ve en çok kötülüğü bu katliam partisinden yemişlerdir. Hatırlamak isteyenler tarihin sayfalarına inerek bunu görebilirler.
Kürtlerin buralarda sadece ve sadece köle olarak yaşayabileceklerini ta 1930’larda Mahmut Esat Bozkurt söylemiştir. Öyle ki Nazi hayranı ve sözde adalet bakanı olan bu kişi daha doğrusu faşist: “ “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı” diyerek CHP’nin neme nem bir kültüre sahip olduğunu ta o yıllarda göstermiştir.
CHP’nin mayasında bu faşist düşünceler dediğimiz gibi ilk kuruluşundan bu yana vardır. Cumhuriyeti kurarak kendilerince halka iktidarlarını dayandırdıkları bir yere kadardır, ondan sonra asıl ideolojik kalıpları “halka rağmen halkçılıktır” ve başka da tek bir numaraları yoktur. Hele söz konusu mesele Kürtler ise orada topyekün bir faşizanlık vardır.
Bu faşizanlık dün olduğu gibi bugünde olduğu gibi duruyor. Bir farkla o da CHP’nin kendisini bugün sosyal demokrat olarak pazarlamaya kalkışmasıdır.
Dünyanın neresine giderseniz gidin halkların dinlerine, dillerine, kimliklerine özcesi doğuştan gelen haklarına en çok saygı duyan hareketlerin başında sosyal demokratlar gelir. Her ne kadar sol ve sosyalistler gibi köktenci yaklaşmasalar da halkların doğuştan gelen haklarına ileri düzeyde saygıyı sosyal demokrat kimlikli partiler ve kişiler gösterir.
Yine dünyanın neresine giderseniz gidin muhafazakar ya da tutucu çizgiler diye bilinen çizgiler genelde milliyetçilik kulvarlarına daha yakındırlar. Muhafazakarlığı genel manada bir halkın ya da toplumun değer yargılarına sadık yaşamak olarak ele alırsak, böyle çizgi ve partilerin milliyetçiliklere hatta ırkçılıklara yakın duracakları anlaşılırdır.
Ancak dünyada ismi sosyal demokrat ya da işçi parti olupta tamamen milliyetçi hatta onları aşan bir çizgide seyreden sadece iki ülke bulunan “sosyal demokrat” partiler vardır. Bunlardan bir tanesi İsrail’dir diğer ise Türkiye’dir.
Dikkat edilirse İsrail’de işçi partisi, İsraillerin faşist diyebileceğimiz partilerinin tüm yaptıklarına çok rahatlıkla ortak olabilirler. Hatta Filistin halkına aynen o bildiğimiz sağcılar gibi saldırabilirler. Örneğin orada iktidarda Netanyahu’nun sağcı partisi iktidardayken sözde işçi partisinin başındaki adam olacak olan Ehud Barack çok rahat bir şekilde savunma bakanı olarak her gün Filistinlileri katledebilmiş.
Benzer bir durum birde Türkiye için geçerlidir. Örneğin Türkiye’de Kürtlerin en çok katledilmesini isteyen CHP’dir. En çok Kürtlere saldıranlar CHP’lilerdir. En son o İzmirli Hanım zaten söylenmesi gerekenleri CHP adına söylemişti. Ancak TBMM’de CHP’nin en ileri gelenlerinden olan Onur Öymen ise Dersim katliamının meşru olduğunu da dünyanın gözünün içine baka baka hiçbir tereddüt göstermeden ifade etmişti.
Özcesi dünyada İsrail dışındaki –eğer sosyal demokrat diyeceksek-faşizan özelikler gösteren tek –sosyal demokrat parti-CHP’dir.
Türkiye’de bir CHP’linin söylemlerini bir MHP’liyle yan yana getirin ve bu sözlerin analizlerini yapın kesinlikle hangi sözlerin kimi ait olduğunu çıkaramazsınız. Özelde de Kürtlere dönük sözlerinde bu kesinlikle böyledir.
Nedeni açıktır; ideolojik olarak beslendikleri yer aynıdır. O da milliyetçiliktir.
Şimdi ise Kürt halkını katleden bu CHP’nin başına kendi aslını inkar ederek tamamen Mangurtlaşmış bir tip bulunuyor. Sözde alevi, sözde Kürt ve sözde sosyal demokrat olarak ortaya çıkan bu tip adeta bu faşist partinin öz kimliğini saklamak ve gizlemek için seçilmiş bir tip olmaya rolünü gönüllüce oynamaktan çekinmiyor.
Bu tipin böyle bir rol oynamak için seçildiğini görmek istiyorsanız onun Kürt sorununun çözümüne ilişkin sarf ettiği sözlere bakmak yeter de artar da.
Başka bir halkın haklarını-doğuştan haklarını-İsrail’de bulunan işçi partisinin dışında sadece ve sadece CHP adındaki faşist parti ret edebilir.
Bunun için artık Kürtlerin bu doğuştan beri faşizanlık yapan parti ile aralarına mesafe koyma zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmektedir.
K. Nuda
- Ayrıntılar
İnsan doğası erkenden rahatlamaya yatkın bir doğadır. Nedeni belki de tarihin derinliklerinden bugüne kadar gelmiştir.
İlk insanların komünal yaşadıkları söyleniyor. İlk komünal ilişkilerin binlerce yıl önce gerçekleştiği bir gerçek olsa da bu ilişkilerin yıllar yılları sürmüş olduğu da bir gerçektir. Deniliyor ki insanlar toplumsallaşmaya geçtiklerinde yaşam şartlarının zorluklarından kaynaklı birbirlerine ihtiyaç duymuşlardır. Bu birbirine muhtaç olma durumu esasta ortaklaşmanın en önemli faktörlerinden biri olsa da insanların yeterince mal ve mülklerinin olmayışı da insanlar arasındaki ilişkileri kirletmemiştir. Hatta az olanla birlikte yıllarca hatta bin yıllarca ortak yaşama yeteneğini göstermeleri esasta insan toplumunun en büyük yeteneklerinden biri sayılmaktadır. Bu ortak yaşama yeteneğin sırrı birbirlerine karşı olan güvenlerinden ileri gelmektedir. Ya da o zaman oluşturdukları güçlü ortaklaşma gücünden kaynaklanmıştır.
İnsanların uzun yıllar bir arada ortakça, komünalca yaşamaları öyle görülüyor ki insanlarda çok fazla temiz duyguları geliştirmiştir. Birbirlerine inanan, güvenen, hile hurdaya uzak duran, ortaklaşmayla her türden artırmaya karşı duran bu tip bir yaşam biçimi -çok sonralarda komünalizm olarak adlandırılacak-insanları dediğimiz gibi temiz kılmıştır.
Denilecek ki ama ondan sonra yıllar yılı kirli olan çalmalar, gasplar, emek hırsızlıkları yaşanmıştır. Ve hatta bugünde benzer bir şekilde ama daha derin olarak sürmektedir.
Bunlar doğrudur ilk olarak artı ürüne el koymalarla başlayan hırsızlık ve tahakküm bugüne geldiğimizde ismi devlet olarak tamamen toplumu soyan bir yapıya bürünmüştür.
Ancak bu gerçekten de iç karartıcı durum ilk insanların bin yıllarca sömürüsüz yaşadıklarını gölgelemez.
İşte bu uzun yıllar sömürüsüz yaşama alışkanlığı halen bugün bile insanlarda saflık, iyi niyetlilik safdillik, temizlik ve sadelik olarak yaşamaya devam ediyor.
Şimdi gelelim konumuza. Kürt halk önderliğiyle sürdürülen görüşmeler vardır. Bu görüşmeler az çok basına yansıdı. Türkiye basını ağırlıklı olarak yıllar yılı tamamen bir özel ve psikolojik savaş basını olduğu kendi pratiğiyle herkese göstermiştir. Yani bu basın belki de Kürdistan’daki özgürlük savaşının bu kadar uzamasının başlıca en büyük rant yiyicilerinden biridir de.
Nedeni açıktır, dünyanın hiçbir yerinde bir basın bu kadar olmamış olanı olmuş gibi göstermemiştir. Şile’de bir dönem “yirmi yalan bir doğru eder” tespiti yapılmıştı. Ve bu tespit ışığında basın yoğun bir karşı kampanya yapmıştı. Ancak bilebildiğimiz kadarıyla bir dönem yoğun anti kampanya yürüten bu basın daha sonra normal moduna geçerek ara sıra da gerçekten de habercilik yapmıştır. Ancak Türkiye’de böyle bir gerçek yoktur. Türkiye basını ta cumhuriyetin ilk yıllardan başlayarak tamamen savaş kışkırtıcılığı ve de Kürtlere karşı düşmanlık temelinde şekillenmiştir.
Alın 1930’ların basınını, göreceğiniz sadece ve sadece Kürtlere karşı düşmanlıktır. Alın 2000’lerin Türk basınını kesinlikle yine Kürtlere ve onların özgürlükleri için savaştıkları değerlerine karşı saldırı içerisinde olan bir basıncılıktır.
Şunu peşinen söyleyelim: Dünyanın neresine giderseniz gidin Türkiye’nin hem görsel hem de yazımsal basını başka ülkelerde başka devletlerde savaş kışkırtıcılığından dolayı suç yapmış sayılarak kapatılırlar. Yasaklanırlar. İnsanlar katledilirken bile sanki futbol maçı sunar gibi yapılan basıncılığın dünyanın hiçbir yerinde ahlaki karşılığı yoktur.
Özcesi Türkiye’de basıncılık kesinlikle bir özel savaş basıncılığıdır. Son dönemlerde buna psikolojik özel savaş basıncılığı diyorlar.
İşte bunun için diyoruz ki bugünlerde Kürt halk önderliği ile TC devleti arasında yapılan görüşmelerde olduğu gibi özel savaş basınının üzerine atlamamak gerekiyor. En iyisinden bu özel savaş basınını takip etmemek gerekiyor. Türkiye’de demokrat kimlikli yayın yapan birçok basın kuruluşu vardır. Gerektiğinde sadece bunları izlemek önemli olacaktır.
Ama her halükarda önemli olan bu görüşme süreçlerinde mücadeleci duruşu sürdürmektir. Her cephede faşizme karşı koyuşu sürdürmektir. Gevşeme değil tam tersine daha fazla disiplin bir şekilde mücadeleye yüklenmektedir.
Yeniden başa dönersek ilk insanların temiz duygularının her insanda var olduğunun bilinciyle mutlaka ama mutlaka bu temiz duyguların manipüle edilmemeleri için daha fazla duyarlılık, daha fazla hassasiyet göstermek önemli olacaktır. Aksi taktirde yine her zaman olduğu gibi ezenlerin, egemenlerin kirli politikalarının aleti olmaktan kurtulamayız.
Evet, bunun için diyoruz ki “İnsan doğası erkenden rahatlamaya yatkın bir doğadır.” Bunun için rahata kaymadan direnişçi duruşumuzu her halükarda dediğimiz gibi tüm cephelerde sürdürmek dönemin en önemli görevlerinden biri olmaktadır.
K. Nurhak
- Ayrıntılar
