Alıştırılmışlık belki de insan ve toplum gerçekliğinin hatta genelde varlıkların en köklü sorunlarından biri olarak hep karşımıza çıkıyor.
Alışmak, alışkanlık, alışmışlık kavramları bir birine yakın ancak farklılıkları da olan kavramlar.
Alışmak kavramını bizler genelde “bir işi tekrarlayarak kolaylıkla yapabilmek” olarak ele allıyoruz ve ekseriyetten de olumluyoruz. Sonuç itibariyle belli bir tekrar, öğrenme sürecinden sonra daha iyi yapan haline bile gelebiliyoruz.
Alışmak kavramını başka bir şekilde ise “yadırgamaz duruma gelmek” olarak ele aldığımızda çok negatif bir durum için kullanmış oluyoruz. Çünkü bir bireyin yadırgayamaz ya da sorgulayamaz duruma gelmesi gerçekten de çok ciddi bir benlik sorununu ortaya çıkarıyor. Kişilik yoksa, bireyin ya da toplumun rengi yoksa, esasta gerçeklişmiş olan bir nesnel yani eşya olma halidir ki bu bir varlık için, köklü sorgulanması ve üzerinde durulması gerekli bir durum olmaktadır.
Alışmak kavramını başka bir şekilde ise “uyar duruma gelmek, uygun gelmek, intibak etmek” olarak ele aldığımızda ise genelde uyum sağlamayı dile getirdiğimiz için böyle ele almayı da olumluyoruz. Halbuki uyumun ne olup olmadığını, kime göre uyum ya da kime göre uyumlu olmamayı ele almak daha derli doplu değerlendirmeleri beraberinde getirebilir.
Alışmak yine “sürekli ister olmak” demek olarakta çokça kullanıldığını görüyoruz ki bunun da sadece birilerine birşeylere bağımlı hale gelmek demek olduğunu da bildiğimiz için, kişiyi esasta mat hale getirdiğini söylemek çokta yanlış olmaz.
Alışkanlığı da bu şekilde ele alabilir ve üzerinde durabiliriz.
Alışkanlığı; “bir şeye alışmış olma durumu, itiyat, huy” olarak tanımladığımızda genel olarak iradesizliği ortaya koyduğu için olumsuzlarız. Hatta kimi bilim adamı bu tarz bir alışkanlığın değişimin çok zor olduğunu bile söyleyerek: “Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, bir peşin hükümü söküp atmak, atomu parçalamaktan daha zordur” diyerek nasıl köklü bir sorun olduğuna işaret etmişlerdir. Alışkanlıkları kimileri ara sıra olumlasalar bile ortaya çıkardıkları bu tutucu ve değişemezliği, dogmatizme götürdüğü için ayrıca ciddi eleştiri konusu yapılmıştır.
Alışkanlığın başka bir şekilde: “Yakınlık, arkadaşlık, ünsiyet” olarak tanımlandığı da bilinmektedir. Birbirine karşı alışkan hale gelmenin de bağımlıktan öteye bir şey olmadığı da net olduğu için üzerinde durmayacağız.
Alışkanlığı belki de felsefe ve psikanalizdeki tanımlamaya göre: “İç ve dış etkilerle davranışların tekrarlanması, hep aynı biçimde gerçekleşmesi sonucu beliren, şartlanmış davranış” olarak ele aldığımızda ne kadar ciddi bir durum olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Alıştırılmışlığıise bu bağlamda “şartlı davranış ya da şartlı refleks” olarak ele almak yanlış olmayacaktır. Şartlı davranışı ya da şartlı refleks unutmayalım ki insanın çok rahat bir şekilde güdümlenmesini önemli oranda gösteren bir durumdur.
“Psikoloji de şartlı refleks denilince ilk akla Rus bilimcisi Pavlov gelir. 1930’larda köpekler üzerine yaptığı deneylerle şartlandırmayla, yönlendirmenin yapılacağını ispatlamıştı Pavlov.
Pavlov Köpekleri Deneyi dediği bir deneyi vardır. Pavlov’un söylediğini tam ifade etmezsek bile ispatladığı gerçek şuydu: Köpeğin önüne et koyuyor ve köpek ete uzandığında o köpeğe elektrik şoku veriyor. Bunu çok kez tekrarlıyor. Öyle ki köpek bir et parçası görür görmez elektrik şoku yemiş gibi titremeye başlıyor. Yani çok kez üst üste yapılan bir eylem denekte şartlandırmalara yol açıyor. Böyle olunca denek ne zaman ki o gösterilen ya da verileni görünce hemen aniden şartlanmış bir şekilde titremeye başlıyor.
Pavlov başka bir köpeğe ise benzer bir şekilde ayrı şartlı bir refleksi yaptırır. Öyle ki zil çalar. Zil çalmasının ardından köpeğe et verilir. Bu sayısızca tekrarlanır. Ve bir müddet sonra artık zil çalınır ancak et verilmez. Ne var ki zil çalınır çalınmaz köpeğe et verilmemiş olsa da köpeğin ağzından salyalar akmaya başlar.
Özcesi siz bir insanda bir toplumda belli şeyleri sayısızca tekrarladıktan sonra onda, onlarda istediğiniz refleks ve reflekslerin gelişmesini yaratabilirsiniz. İşte buna şartlı refleks deniyor.
Bir yoldaşımız Osmanlıların Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya dönük yaptıkları seferde benzer bir yöntem kullandıkları söyler. Sefer için tüm hazırlıklar yapılır ancak bir yerden sonra atlar için yemlerin yeterli olmadığı hatta at yeminin iaşenin içine alınmadığı görülür. Bu durumda seferin iptal edilmesi gerekir. Bu durumu gören atların seisi (at bakıcısı) başka bir öneride bulunur. Atlara yemleri sürekli borazanlar çalınarak verildiğini söyler. Yani borazanlar çalındığında atlar yem yemiş olacaklar. Ki bu bir sanal yemleme olacaktır. Nitekim atların yemlenme saatinde borazanlar çalınır ve atlar sakinleştirilerek yeniden gemiyi ilerler hale getirebilmişlerdir.
Benzer bir uygulama tavuk çiftliklerinde tavuklara uygulanır. Işıklar bir müddet kapatılır yani ortam karanlık hale getirilir sonrasında yeniden ışıklar açılır. Tavukların gecenin bittiğini gündüzün geldiğini sanarak yeniden yumurta yapmaları sağlanır. Halbuki ne gece olmuştur ne de gündüz olmuştur. Yapılan, tavukta şartlı bir refleksi yaratarak daha fazla yumurta yapmasını sağlamaktır.”
Alıştırılmışlık bu bağlamda çok ciddi ve köklü bir sorundur.
Boşuna düşünürler: “Düşünce yeteneğimizi öldüren en büyük düşmanımız alışkanlıklarımızdır” dememişlerdir.
Alışmak, Alışkanlık, Alıştırılmışlık iktidarcı ve devletçi insanlık tarihinin önemli kavramları oluyorlar. İnsanlık ya da insanlık karşıtlığı ne zaman ki iktidar ve devlet aygıtlarına baş vurdu orada en büyük bozulmanın yaşandığını bizlere tüm bilim adımları, filozoflar özelde de dini ve ahlaki öğretiler söylemektedirler.
İktidarcı ve devletçi güçlerin yaptıkları ilk işlerden bir tanesi, kesinlikle denetimleri altına aldıkları insanlara, topluluk ve toplumlara giderek halklara önce bir şeylere alıştırmak, bazı özelikleri onlarda alışkanlık haline getirmeye çalışmalarıdır. Süreçle de alıştırılmış bir hale getirdikten sonra da artık onları istedikleri yere, istedikleri gibi götürebilir ve yönlendirebildiklerini de biz tarih içerisinde olup bitenlerden biliyoruz.
İktidarcı ve devletçi güçlerin insanları alıştırdıkları ilk iş kesinlikle kendi iktidarlarına alıştırmaktır. Bunu yapmak için önce zihnen kendilerine, yani iktidarlarına alıştırırlar. Kendilerine biat etmeyi, kendilerinin düşündüklerini düşünmelerini, yaptıklarını olduğu gibi kabul etmelerini sağlamak için önce şartlı refleks yaratma misali iktidarlarının ne kadar kutsal, tanrısal, dokunulmaz, olmazsa olmaz, göklerden onlara verilmiş, seçilmiş olduklarını götürmeleri gerekiyor. Bu öyle kolay yürüyecek bir süreç değildir. Bunun için bin dereden belki de bin bir dereden su getirir misali yalanlar üreterek insanların zihinleri fethedilmesi gerekir. Birde öyle bir zihinsel fethetme olmalıdır ki herkes ama herkes ikna edilsin. İkna edilmeyecek olanlar varsa onları da bir yolunu bulup ortada kaldırmalarının da yolunu bulmaları gerekir. Belki bunu yaparken biraz inanması gerekenlere bazı maddi değerlerin örneğin; karın doyurma gibi, güdülerini tatmin etme gibi hatta yer yer belki de can güvenliklerini sağlama gibi imkanları da götürmeleri gerekiyor. Alıştırma, alışkanlık ve alıştırılmışlığın önce kesinlikle mümkün mertebe gönüllü sağlatılması gerekiyor ki başkalarını da ikna edebilsinler.
Unutmayalım ki bunun yapılması için ne kadar da çok yalan, dolan, büyü, sihir derken ne kadar hile yol ve yöntemi varsa hepsini devreye koymaları gerekir ki bu istedikleri sağlansın. İktidarları ve devletleri kabul görsün. Başka kim kabul eder Yalova Kaymakamını… Hele buna birde bin yıllarca kimseye bağımlı olmayan tarzda dağların doruklarında, ovaların derinliklerinde, nehirlerin kuytularında özgürce yaşamış insanlar ve toplulukları köle haline getirmek zor mu çok zor bir iş olacağını kestirmek meşakkatli olmasa gerek.
Dikkat edelim insanın köle hale getirilmesi için önce zihnen bir şeylere alıştırılması gerekiyor. Zihin fethedildi mi, zihin manipüle edildi mi, zihin bir yolu bulunup dolandırılarak bireyi bireyden çalar hale getirildi mi gerisi kolaydır. Gerisi sürekleşen bir iktidar ve devlet yapılanması olacaktır. Dünün çıplak ve sadece hırsız olanları bugününün Şahları, Sultanları, Kralları, İmparatorları, Padişahları, Malikleri derken böyle birçok baskıcı, zulüm içerikli iktidarcı aygıtları meşruluk kazanabilirler.
Özü itibariyle tarihin ilk hile ve yalanının ve zorbalığının gerçekleşmiş olan biçimi bugün daha derin ve katmerleşmiş bir halde yine aynı yol ve yöntemlerle, aynı patikalar üzerinde vuku buluyor. Yine aldatma, yine kandırma, yine manipülasyon. Hedef kesinlikle; alıştırmak, alışkanlık hale getirmek ve alıştırılmış edilmektir.
Mahatma Ghandi’nin dile getirdiği gibi:
“Söylediklerinize dikkat edin; düşüncelere dönüşür...
Düşüncelerinize dikkat edin; duygularınıza dönüşür...
Duygularınıza dikkat edin; davranışlarınıza dönüşür...
Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınıza dönüşür...
Alışkanlıklarınıza dikkat edin; değerlerinize dönüşür...
Değerlerinize dikkat edin; karakterinize dönüşür...
Karakterinize dikkat edin; kaderinize dönüşür...”
Kader eğer ALIŞTIRILMIŞ AKIL haline getirilmek ise orada biraz durup düşünmek gerekmez mi? Sonuçta, “alışkanlık, anahtarı kaybolmuş bir kelepçedir.” Kelepçelendikten sonra bul bulabilirsen bu kelepçeleri çözecek anahtarı…
Sözü uzatmayacağız Alıştırılmış Akıl üzerine derin derin düşünmek gerekiyor. Çünkü öyle bir dünyada yaşıyoruz ki iktidarcı devletçi yapılar kendi kirli çıkarları için on binlerce hileyi kullanarak düşüncelerimizi manipüle etmek için ne kadar da çok uğraşıyorlar.
Önce alıştırmak, sonra alışkanlık haline getirmek daha sonrada tümden alıştırılmış bir kişilik haline getirerek bizleri kendilerine bağımlı kılıyorlar. Bize ait olan Aklımızı bizden bir yolunu bulup çalıyorlar. Amiyane tabirle “davul boynumuzda tokmak başkalarının elinde” misali birileri bize rağmen vurdukça vuruyor. Birde teknolojik hayalimsi yani sanal dünyayı da kullanarak bizlere sanki davulu biz çalışıyoruz sanrısını da yaratarak bizde tatmin olma duygusunu da yaratıyorlar.
Bu söylenenlerin tümü Pavlov’un deneylerindeki deneklerle aramızda peki ne fark bırakıyor? Belki orada denek olarak kullananlara kimse bir şey diyemez. Çünkü mukayese yetenekleri az gelişmiş olan varlıkları böyle hileli yollarla bir şeylere, bir yerlere yönlendirmek kolaydır. Ancak sözde bizim gibi düşünen varlıklar için böyle çok kolay yol ve yöntemlerle alıştırılmış olarak şartlandırılmamız, manipüle edilmemiz, birilerinin istediği gibi düşünmemiz, birilerine göre hareket etmemiz tek kelimeyle daha geri bir durumdur.
Belirttiğimiz gibi sözü uzatmayacağız ancak artık içine doğduğumuz bu verili dünyaya karşı bir başkaldırımız olmalıdır. Bize sunulanları değerlendirmekle yetinmemeliyiz. Birilerinin kirli kavgalarının aleti olmamalıyız. Resmin tümüne bakarak içinde bulunduğumuz durumu görmeliyiz. Evrensel olanla tikel olanın bağını iyi kurarak yapılmak isteneni anlar hale kendimizi getirmeliyiz. Birilerinin söylediklerini hemen esas alan değil söylediklerinin pratikleriyle ne kadar uyumlu olduğunu görerek düşüncelerimizi belirtmeyi, pratiklerimizi hayata geçirmeyi esas almalıyız.
Alıştırılmış Akıl olmaktan çıkmak için önce kendimizi her türden alışmaktan, alışkanlıklardan ve tabi alıştırılmışlıktan kurtarmalıyız. Alışkanlıklarımıza karşı müthiş bir mücadele yürüterek bu alışkanlıklarımızı, bağımlılıklarımız derken bizleri başkalarına yama haline getirebilecek herşeyimizi gözden geçirmeliyiz.
Bir kere bize verilenin dışına çıkmasını bilmeliyiz. Bakışımızı değiştirmeliyiz. Birilerinin ortamında hareket eden değil kendi ortamımızı oluşturarak hareket etmesini bilmeliyiz. Birilerinin söyledikleri, birilerinin ortaya atıkları üzerinde tüm enerjimizi harcama yerine dönüp söylenenlerin, yapılanların kimin işine geldiğini, kimin işini bozduğunu bakıp pozisyon almalıyız. Aksi taktirde yönlendirmeye açık olan duygularımızın kontrolünü sağlayamayız. Duygular doğaları gereği saf ve temizlerdir. Duyguların erkenden manipülasyonlara açık olduğunu bilerek duygularımızı çok güçlü bir akıl yürütmeyle denetlememiz gerekiyor. Beyin ve yürek ya da akıl ve yürek birliktenliği dedikleri gerçeklik biraz da budur. Yüreğimizde geçeni aklıselim bir şekilde aklın muhakemesinde geçirerek yönlendirilmenin önünü geçmesini bilmeliyiz.
Öyle yapmaz isek yarın alışkanlıklar birer halata dönüşürse, her gün bizlerde bu halatlar birer lif örer gibi lifler örerse sonunda, onu alışkanlıklarımızı, alıştırılmışlıklarımızı koparamayacak kadar güçlü yaptığımızda artık onlarda kurtulamaz hale onları getiririz. Çokça ve bolca dile getirdiğimiz neden eski insanlar bu kadar kof inançlara karşı durmadılar, duramadılar duruma kendimiz, kendi geriliklerimizden dolayı gelmiş oluruz.
Nedeni açıktır: Çünkü yapılmış olan özünde alışkanlıkların bir ihtiyaç haline gelmekten öteye bir şey olmadığı gerçekliği haline gelmiş olmasıdır.
Sonlandırırken yeniden Einstein’den bir sözüyle söyleyecek olursak: “Maddeyi, her şeyi değiştirebilirsiniz; ancak insanın düşünce kalıbını değiştirmek zordur." Değiştirilmesi zor olan düşünce kalıbı işte böyle bağımlı hale gelmiş, güdümlü, yönlendirilmeye getirilmiş olan ALIŞTIRILMIŞ AKIL’ın kendisinden başka bir şey değildir.
Bunu aşmanın yolu toplumsal gerçeklerin inşa edilmiş gerçekler olduğunun bilinciyle bu iktidarcı ve devletçi inşalara karşı kendi doğal olan toplumsal inşamızı gerçekleştirmemizdir.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Yerel yönetime talip adaylar
Bir seçim sürecinde ilerlerken Ortadoğu açısından önemli bir yere sahip bazı bölgeleri özel olarak ele alıp incelemek gerekiyor. Tarih boyunca bu yerler taşıdıkları kültürel, sosyal, siyasal gelenek nedeniyle çeşitli güçlerin saldırı hedefleri olmuştur. Saldırı olduğu kadar direniş yurdu da olmuştur bu yerler.
İşte böyle bir yer olan Urfa.
Peygamberler şehri.
Kutsal şehir Urfa.
Methiyeler düzerek, överek bir yerin gerçeğini anlamak ve anlatmak doğru değildir. Ahlaki değildir. Olguların değerlendirilmesi açısından da hep bir tarafını görmek objektif olmayacaktır. Eğer doğru, bütünsel bir şekilde tanımlamak istiyorsak her ne olursa olsun olumlu yönleri kadar olumsuz yönlerini de değerlendirmemiz şarttır. Olumsuz yönlerini değerlendirip buna göre yaklaşım belirler, düzeltmek için çaba harcarsak o zaman doğru tavrı sergilemiş oluruz.
Urfa peygamberler şehri olduğu kadar lanetin simgesi haline gelmiş bir kenttir. Aslında tarihten günümüze bu durum hep yaşanmıştır. İbrahim peygamber Kutsalı temsil ederken Nemrut lanetin simgesi olmuştur. O günlerden günümüze bu gerçek halen varlığını korumaktadır.
Birkaç yazıyla yerel seçimler arifesindeki Urfa’nın günümüzdeki sorunları, seçim süreci ve nasıl yönetileceğini tartışmaya açmak istiyoruz. Tabi burada kutsalı görmek kadar lanetliyi de laneti de göstermeyi amaçlayacağız.
Adaylara ilişkin:
Urfa’da mevcut durumda seçim anketlerine de bakarsak, halkı da dinlersek, tarihe de bakarsak lanet ve kutsalın siyasal alanda da kendini gösterdiğini göreceğiz. Lanet ve kutsal birbirlerine karşı mücadele etmektedir.
Urfa ve ilçelerinde kutsalın ve lanetin temsilini yapmakta olan iki siyasi hareket vardır.
Birincisi on yıldan fazla bir süredir hem Urfa hem de Türkiye’yi yöneten son zamanlarda yavaş yavaş hırsızlıklarının bir kısmı açığa çıkan AKP hareketidir. Tabi hırsızın Nemrut geleneğini, laneti temsil ettiğini söylemeye gerek bile yoktur.
AKP’nin din imandan çok bahsetse de hepsini hırsızlıklarını gizlemek için söylediği, yani hırsızlığın yanında yalanın da AKP’nin temel eylemi olduğu anlaşılmıştır. On yıldır askeriyle polisiyle, gazıyla, tomasıyla halka karşı tam bir zulüm harekatı yapmış, sadece demokratik haklarını istediği için son on yılda beş yüze yakın insanı katletmiştir.
AKP’nin ne olduğu kadar gösterdiği adayın da kimliği AKP’nin yüzünü açığa çıkarmak açısından önemlidir.
Celalettin Güvenç Urfa valisidir.
“Bundan başka çok fazla şey bilinmez. Devlet adamıdır” demek yetmez. Geçmişteki pratiklerine ana hatlarıyla bakmak bile kim olduğunu anlamaya yetecektir. Laneti mi kutsalı mı temsil ettiği görülecektir.
Celalettin Güvenç 1989-90 yıllarında yani Kürdistan’daki savaşın en yoğun olduğu, halka karşı saldırıların yoğunlaştığı bir süreçte Beytüşşebap ilçesinin kaymakamıdır. Köy boşaltmalarından, uçaklarla köylerin bombalanmasına ve daha nice katliam ve faili meçhul denen faili devlet olayları koordine eden kişilerden biridir. Yani o dönemde kaybedilmiş, katledilmiş pek çok insanın birinci dereceden sorumlusu kişilerden biridir. Katliamlar nemrutların işidir. Laneti temsil eder.
İkinci gelenek nedir? Kırk yıla yakındır Türkiye’nin demokrasi için, halkların kardeşliği için mücadele eden ve bu mücadele uğruna nice bedeller vermiş bir harekettir. Kendini çağdaş İbrahim-i gelenek diye tanımlayan harekettir.
Adaylarının da bu mücadeleyle yıllardır birlikte hareket eden bir gerçeği vardır. Yani yıllardır onlar bu mücadele içerisinde emeğiyle var olmuş kişilerdir.
Şimdi seçim Urfalılarındır. Laneti mi seçeceklerdir, kutsalı mı?
Laneti mi yayacaklar, laneti mi örgütleyecekler yoksa kutsalı mı?
G.Suat Tekin
- Ayrıntılar
Yeni bir 8 Mart dünya emekçi kadınlar gününe girerken, özgür kadını yaratma mücadelesinde tüm dünya kadınlarına öncülük eden, Jan Dark, Olimpi de Gaus, Roza Lüksemburg, Clara Zetkin ve Sakine Cansız’ın, şahsında şehit düşen bütün kadınları bir kez daha bugün vesilesiyle anıyor ve tüm kadınların 8 Mart dünya emekçi kadınlar gününü kutluyorum.
Kuşkusuz 8 Mart dünya emekçi kadınlar günü bütün kadınlar için, büyük bir tarihsel anlam ifade etmektedir. Kadınların, sistemin eşitsiz ve adaletsiz uygulamalarına karşı ortak mücadele ve güçlü bir iradesel duruşla isyana kalkması ve kendi haklarını elde etme mücadelesi vermesi, sömürü sisteminin gelişmesinden itibaren varola gelmiştir.
Bugüne adını veren ve kadının bir ulus olarak sömürülmesinden günümüze kadar süren bu mücadeleler içinde zirveleşen ve toplumsal bir ivme kazanan 8 Mart'ın anlamı, bir kez daha kapitalist modernitenin ideolojisinin pratikleştirildiği ve başta kadın olmak üzere toplumun tüm kesimlerine karşı sömürünün zirveleştiği yer olan New York’ta, gelişmiştir.
8 Mart 1857 yılında New York’ta dokuma fabrikasında çalışan kadın işçiler tarafından, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için bir grev başlatılmıştır. Amaçları verdikleri emeğe karşılık gelen ücretin kendilerine verilmesidir. “Nasıl olsa kadın işçilerdir” diyerek sergilenen yaklaşıma, “daha fazla sömüremezsiniz” denilmiştir. Bu eylemlerini birbirleriyle dayanışarak yapan kadınlar, ortak bir irade olmuşlardır. Yapılan mücadeleye yangın süsü verilerek, yüzlerce kadın cayır cayır yakılarak, fabrikanın kapılarına kilit vurulmuştur. Burada sadece fabrikaya kilit vurulmak istenmemiş aynı zamanda beyinlere de kilit vurulmak istenmiş, irade teslim alınmaya çalışılmıştır. Oysa cayır cayır yakılmalara karşılık güçlü bir tepki gelişmiş, beyinlere vurulmak istenen kilit yeni örgütlenmelere yol açmış ve bir çok düşünce gelişmiştir. Bu temelde 1903 yılında yine aynı ülkede yani ABD’de de sömürüye meydan okunarak, kadının ekonomik, politik ve kişisel haklarını savunabilmek için yeni bir örgütlenme yaratılarak, Kadın Sendikaları Koalisyonu kurulmuş ve devamında bu isteklerini sokağa taşırarak, ilk kadın gösterileri 1908 yılında gerçekleştirilmiştir. Bunu takiben 1910 yılında Kopenhag’da toplanan II. Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında, dünya kadınlarının isteklerini dile getirebilecekleri uluslararası bir günün kararlaştırılmasına dair bir öneri Clara Zetkin tarafından yapılır.Bu karardan sonra, ilk Dünya Kadınlar günü 19 Mart 1911'de Almanya, Avusturya ve Danimarka'da kutlanır. Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nün 8 Mart'ta kutlanmasına ise 1972 yılında Sidney'de yapılan Mart Hareketi adlı, büyük bir organizasyonla başlanılır.Birleşmiş Milletler ise, 16 Aralık 1977 yılında 8 Martın“Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını karar altına alır.
Hatırlanmak için kısa bir tarihçeyle belirtilen bu günü yani 8 Mart’ı bir kez daha yaşarken, günün tarihsel anlamını bilmek ne kadar önemli ise, bugün yaşanan gelişmeleri ve bu anlamda verilen mücadeleleri de anlamak özellikle kadının kendi geleceğini belirlemesi açısından önemlidir. Kapitalist modernite sistemi sözde çok demokrat ve insan özgürlüğünü savunan bir görünüm verse de özünde bir göz boyamadan öteye gitmemektedir. Günümüzde en çok “ben özgür iradeye sahibim”diyen kadın ya sistemin kölesi ya kocasının veya özel bir evde erkeğin tahakkümü olmanın statüsünü geçmemektedir. Kadınların artık erkeğin biçtiği statü ve cinsiyetçi toplum tabularını kırması mutlak bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta ihtiyaçtan da öteye zorla gasp edilen özgürlük hakkının yeniden tanınması gerekmektedir. Elbette ki bu hakkın verilmesini biz kadınlar hiçbir zaman bekleyemeyiz. Kendi tırnaklarımızla kazıyarakrak, yeniden toprağa gömülmek istenen bu özgürlük hakkımızı alarak bunun mücadelesini vermek birinci görevlerimiz arasındadır. Çünkü günümüzde dünya genelinde yaşanan kaos ve savaşlardan en çok etkilenen ve her açıdan zarar gören kadınlar olmaktadır. Bilindiği gibi ve çokça ifade edildiği gibi, bunun nedeni ise 5000 yıllık süre kapsamında inşa edilen erkek egemenlikli sistem ve eril zihniyetin doğurduğu uygarlık gerçeğidir.Kapitalist modernite sistemi içinde egemen olan erkek rengi, sosyal, siyasal, kültürel yaşamın her alanında erkeğin kurumsallaşması kadına hiçbir özgürlük alanı bırakmamıştır. Sadece mutfağa sıkıştırılarak, bir köle statüsü verilmiştir. Bugünde görüldüğü gibi,kadına dönük uygulanan sinsi ve kurnaz politikalar kendi yansımasını toplumsal alanın her yerine yansıtmaktadır. Biraz daha geniş örneklerle açıklayacak olursak yaşanan kadın intiharları, kadına karşı uygulanan şiddet boyutu ve bunun gelişerek kadını her geçen gün katleden, sadece bir cinsel meta olarak ele alan yaklaşımların gösterilmesi en büyük ahlaksızlık ve vijdansızlıktır. Bu nedenle kadına yapılan sömürüyü dünya genelinde en temel ve büyük sorun olarak görmemiz ve ele almamız gereklidir.
Bu durumda kadınların hak ve özgürlük mücadelesi büyük önem taşımaktadır. Çünkü yaşanan bu haksızlıkların ve eşitsizliklerin temelini oluşturan bu egemenlikli zihniyetin aşılması en büyük görev ve acil bir insanlık sorunu olmaktadır. Yoksa, hergün basın organlarında arka arkaya verilen katliamlara gözümüz alışacak, kulağımızda artık duymaz olacaktır. Tek tek katilleri aramaktan ziyade bunun bir toplumsal katliam olduğunun bilincinde olarak katleden zihniyeti yok etmek ve buna göre kadının kendi ideolojik kurumlaşmasını yaratarak, öz savunma gücünü oluşturması aciliyet durumundadır. Bunun için demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigmanın yaşamsallaşması için köklü bir mücadele vereceğiz.Kendisini kadının köleleşmesi üzerinde inşa eden mevcut sistem paradigması için temel ideolojik faktörler; cinsiyetçilik, milliyetçilik, dincilik ve ilimcilik olmaktadır. Toplum kendisini kapitalist modernite kalıplarına göre şekillenmiş bu dört olguda sorgulayıp özgürlükçü bakış açısını yakalamadıkça demokratik bir sistemin ve kadın özgürlüğünün sağlamasından söz etmek mümkün olmayacaktır.
Bu bakımdan 8 Mart gerçekliğini sadece 1857’lerden başlayarakgünümüze gelen bir sorun olmadığını, 5000 yıllın toplumsal bir sorunu olduğunu bilerek yaklaşmalıyız. Yine,tüm mücadele araçlarımızı erkek egemenlikli zihniyetin özeleştiri vereceği bir konumda geliştirmeliyiz.Bu temelde erkeği de, biz kadınlara, bir yılın bir gününde sadece gül dağıtan pasif konumdan kendini çıkartarak 8 Martlara köklü özgürlük zihniyetiyle yaklaşma ve bunun için özeleştiri verme temelindeki kaçınılmaz görevlerine sahip çıkmaya davet ediyoruz. Köklü sorgulanan zihniyetle gelişecek kişilik savaşımını an be an kadın karşısında göstermeli ve bunun mücadelesini kendisiyle vermelidir.
21. yüzyılda kadının avantajları daha çoktur. Çünkü artık kendimize ait bir ideolojimiz ve bunun politik gücü olacak araçlarımız var. Bu araçlarımızı sadece fiziksel değil, hem kadını hem erkeği eğiten ve toplumun tüm ezilen kesimlerine özgürlük zemini hazırlayan bir kültürel yapıyla donatmalıyız. Yoksa bugün de görüldüğü gibi hegomonik savaşlarda ezilen, halklar ve yine kadınlar olacaktır. Kadının öreceği piramitler özgürlük basamaklarıyla şekillenecektir. Bu basamaklardan geçen insanlar, hegomonya değil, demokrasi kokacaklardır. Çünkü tüm dünyada kadınların yaşadığı sorunlar ve karşılaştıkları insanlık dışı uygulamaların aynı olmasının nedeni kapitalist modernite sisteminin yarattığı piramitlerdir. Buna en güçlü cevap, köklü olarak ataerkil zihniyeti ve onun insan ve özelde kadın yaşamı üzerinde uyguladığı soykırım politikasını yıkmakla vereceğimiz güçlü mücadele olacaktır.Bunun için 21. yüzyılı kadınların özgürlük yılına dönüştürmek için kadına dayatılan anlamsız yaşamı, tersine çevirmek açısından bu 8 Mart'ta ortak söz verelim. Birçok ülkede devletler tarafından erkek aklıyla kadınlara dönük çıkarılan yasa ve kanunlara güçlü bir direniş ve başkaldırıyla karşılık verelim.
2014 Yılında bir kez daha 8 mart dünya emekçi kadınlar gününü kutlarken daha bilinçli ve kapitalist modernite sisteminin bütün geriliklerine karşı ortak mücadele etmekle görevli olduğumuzun bilinciyle hareket edip, erkeğin mallaştırıcı, mülkiyetçi eğilimine karşı daha aktif bir mücadele içinde çabalarımızı yükseltmeliyiz. Genellikle erkek egemenlikli zihniyetinde oluşan kadın şeması düşünsel, ruhsal güzellikten ziyade kadını küçük bir eşya düzeyine indiren, istediği zaman ona gülen, istediği zaman onu oynatan, istediği zaman vurup-kıran ve erkeğe lütuf edilmiş zorunlu bir hediyeymiş gibi algılayan ve bize dayatılan yaklaşım ve anlayışları felsefik olarak ret etmeliyiz. Çünkü bizim felsefemiz, eşitlikçi, özgürlükçü, komünal bir demokratik modernite zihniyetiyle örülmüştür. Buna hem ulaşmalı hem de ulaştırmalıyız. Bu noktada biz kadınların yapması gereken en temel görevi özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi karşısında hiç pes etmeden mücadele vermek olacaktır. Yaşadığımız çağı demokrasi ve özgürlüğün yaşanılması için kadın zihniyetiyle donatalım.
Son olarak başta, özgür kadını yaratma mücadelesini veren ve yücelten Önder APO’nun 8 Martını kutlarken, onun şahsında tüm dünya kadınlarını ve ilerici insanlığı da selamlıyorum.
Özgür ve demokratik bir gelecekte buluşmak umuduyla
Diyana Amanos
- Ayrıntılar
Türkiye 30 Mart yerel seçim sürecine tamamen girmiş durumda. Uzun süren bir çaba sonucunda tüm partiler adaylarını belirledi. Demokratik partiler de adaylarını belirlemiş bulunuyor. Şimdi artık kazanma yarışı sürecek. Tüm adaylar ve içinde yer aldıkları partiler kazanabilmek için ellerinden gelen tüm çabayı harcayacak. Demokratik adaylar da yerel yönetim seçimini kazanabilmek için yoğun bir seçim çalışması yürütecek.
Kuşkusuz 30 Mart yerel yönetim seçimlerinin sonuçları çok önemli. Türkiye’nin 30 Mart’tan sonraki siyasal gidişini yerel seçim sonuçları belirleyecek. 30 Mart’ta sadece yerel yöneticiler seçilmeyecek, aynı zamanda yeni siyasal sürecin nasıl olacağı açığa çıkacak. Bu bakımdan 30 Mart seçimleri adeta bir referandum oluyor, bir genel seçim gibi siyasal role sahip bulunuyor. Bu nedenle demokratik güçler tarafından mutlaka kazanılması gerekiyor.
Kazanabilmek için de birlik olmak ve çalışmak gerekiyor. Her şeyden önce tüm demokratik güçlerin birlik olması çok önemli. Bunun için zaman geçmiş değil. Seçim gününe kadar demokratik güçler en uygun aday etrafında birlik oluşturabilir. Diğer yandan belirlenmiş adaylar etrafında birlik olmak ve onların kazanması için hep birden çalışma yürütmek önem taşıyor. Adayları belirleme sürecinde kuşkusuz bir yarış yaşandı. Bu aşamada çeşitli kırgınlıklar ve tartışma yaşanmış olabilir. Ama artık adaylar belirlendi ve o süreç aşıldı. Şimdi tüm demokratik güçlerin yaşanmış tartışmaları geride bırakarak belirlenmiş adayların kazanması için tüm gücüyle çalışması gerekiyor. Bu dönemde ortaya çıkmış olan olası sorunların çözümünü seçim sonrasına bırakmak büyük önem taşıyor.
Yine 30 Marta kadar durmamak, tam bir seferberlik halinde çalışmak gerekiyor. Hem çok çalışmak, hem de çalışmaları örgütlü yürütmek önem taşıyor. Bilinmeli ki, seçimi kazanacağı belli olan bir aday yok ortada. Yani çalışan kazanacak. Kim çok çalışır, örgütlü çalışır ve kitleler tarafından kendini anlaşılır kılarsa o kazanacak. Bu nedenle demokratik adayların en azından diğerleri kadar çalışması, hatta onları ikiye, üçe katlayan bir çalışma temposu tutturması mutlaka gerekiyor. Seçimleri demokratik güçlerin kazanabilmesi ve ondan sonraki siyasal süreç üzerinde demokratik güçlerin etkili olabilmesi için böyle bir çalışma mutlaka gerekli.
Seçim süreci kızıştıkça adayların karşılıklı saldırıları gittikçe artıyor. Deyim yerindeyse kirli çamaşırlar ortaya saçılıyor. Gittikçe kaset yarışının yaşanacağı anlaşılıyor. Belden aşağı vurmaların, ölçüsüz bir ağız dalaşının artacağı görülüyor. Yine yolsuzluk ve hırsızlıkların daha çok ortaya konacağı görülüyor. Kuşkusuz demokratik adaylar bu tür seviyesizlik dışında olacaklar. Söz konusu ağız dalaşı ve yolsuzluklar üzerinden rakiplerini halk nezdinde teşhir edecekler. Bu da demokratik adayların kazanması için daha çok imkan sunacak.
Bu seçimlerin en önemli iki olayından biri AKP-Fethullahçı çatışması oluyor. Bu çelişki ve çatışmanın çok önemli bir toplum kesiminde kırılma yarattığı tartışma götürmeyen bir gerçek. Geçen dönemde AKP-Fethullahçı ittifakından etkilenmiş olan büyük bir kesimin kırılma yaşayarak buradan koptuğu ortada. Bu çatışmada artık geri dönüş de yok. Her ne kadar Bülent Arınç gibileri bunu sağlamaya çalışsa da, Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen’in tutumları bunu imkansız hale getirmiş bulunuyor.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, geriye dönüşün olamayacağını iyi bildiği için, çatışmayı derinleştirerek ve keskinleştirerek seçimi kazanmak istiyor. Tayyip Erdoğan’ın seçim stratejisi, darbe mağduriyeti ve Fethullahçı karşıtlığına dayanmak oluyor. Darbeye karşı durduğu ve Fethullahçılara karşı mücadeleyi kazanacağı izlenimi yaratarak kırılan kesimleri geri çekmek ve seçimi kazanmak istiyor. Zaten bunun dışında farklı bir şansı da yok.
Tayyip Erdoğan’ın bu politikası kendisine kısmi bir oy kazandırabilir. Fakat eski güce ulaşması, yani kırılan kesimleri tümden geri çekmesi mümkün değil. AKP-Fethullahçı çatışmasının eski ittifaktan uzaklaştırdığı kesimleri CHP ve MHP’nin kazanması da mümkün olmuyor. Çok çok az bir kesim bu partilere kayıyor. Dolayısıyla kırılan büyük bir toplumsal kesim hala ortada ve bunlar kendilerini demokratik adaylara daha yakın görüyor. Eğer demokratik adaylar bu gerçeği doğru görür ve gereken çalışmayı etkili bir biçimde yürütürlerse, o zaman demokrasi hareketi büyük bir oy patlaması yapabilir ve demokratik adaylar daha çok kazanabilir.
Seçim yarışı kızışırken en çok tartışılan ve gittikçe yeni belgelerle aydınlanan bir konu da Paris katliamı oluyor. 9 Ocak 2013 günü Paris’te üç Kürt kadın devrimci olan Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesi olayı süreç derinleştikçe daha çok tartışılıyor. Yeni süreçle ne kadar bağlantılı olduğu böylece çok daha iyi anlaşılıyor.
Bu konuda katliamdan tutuklu Ömer Güney’in bir ses kaydı yayınlandı. Ömer Güney’e katliam talimatı veren bir yazılı MİT belgesi de basında yer aldı. Şimdi Ömer Güney’in telefonunda bulunan numaralardan birinin de Erzurum MİT Başkanlığına ait olduğu bilgisi basında yazılmış bulunuyor. Böylece Paris katliamının gerisinde MİT’in olduğu görüşü gittikçe etkinlik kazanmış oluyor. Her ne kadar MİT adına “Merkezi kararımız yok” açıklaması yapılmış olsa da, belgeler olayın MİT tarafından örgütlenmiş olduğunu neredeyse tamamen kanıtlıyor.
Bizim kanaatimiz zaten baştan beri böyleydi. Olayın hemen ardından Hüseyin Çelik, M.Ali Şahin ve Tayyip Erdoğan’ın gösterdiği refleksler bizi bu kanaate ulaştırmıştı. AKP’nin yönettiği Türkiye’de gazeteler açıkça “PKK yöneticileri vurulmalı” diye yazmış ve bu nedenle hiçbir yasal kovuşturmaya uğramamıştı. Yine AKP hükümeti tüm iktidarı boyunca Kürtlere yönelik özel savaşı en etkili ve kapsamlı yürüten bir iktidar olmuştu.
Bütün bunlar üst üste konduğunda AKP’nin Kürt politikasının gerçekte ne olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Buna rağmen hala bazı güçler “Çözüm sürecinin devam ettiğinden” söz ediyor. Kuşkusuz bunu en çok AKP yöneticileri ifade ediyorlar. Bir yandan Kürtleri katlederken, diğer yandan “Kürt sorununu çözdüklerini” söyleyebiliyorlar. Bu aldatma AKP için yararlı olabilir, fakat artık Kürtleri ve demokratik güçleri yanıltması mümkün değildir. 30 Mart yerel seçim sonuçları bir de bu AKP oyununa son verecektir.
Nereden bakılırsa bakılsın, 30 Mart yerel seçimlerinden sonra yeni bir siyasal süreç başlayacaktır. Eğer AKP başarılı olur ve buna dayanarak Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmak isterse, işte o zaman AKP-Fethullahçı çatışması yeni bir evreye ulaşacak. Bazı Fethullahçılar bunu “Kıyamet kopacak” diye açıkladılar. Öyle anlaşılıyor ki, Fethullahçı hareket dış destekli müdahalesini daha da derinleştirecek. Belki gerçekten işi bir darbe yapmaya kadar da vardırabilir. Mısır’da darbe olduğuna göre Türkiye’de neden olmasın!
Açıkça görülüyor ki, seçimde AKP kazanırsa iç çatışma derinleşecek, Fethullahçılar etkili olursa bu dış güçlerin etkinlik kazanması olacak. Yani her iki olasılık da Türkiye toplumunun zararınadır. Türkiye’yi bu durumdan kurtaracak olan tek alternatif ise yerel seçimlerde demokratik siyasetin büyük başarı kazanması olacak. Ancak demokratik güçler seçimi kazanırsa Türkiye dış müdahaleden kurtulup ciddi bir demokratikleşme süreci yaşayacak.
Dikkat edilirse, 30 Mart seçimleri ardından Türkiye ya kaos ve derin çatışma içine girecek, ya da Kürt sorununun çözümüne dayalı köklü bir demokratikleşme süreci içine girecek. Bunun ortasında üçüncü bir olasılık yoktur. Eğer 30 Mart seçimlerini demokratik güçler kazanmazsa, o zaman yaşanacak olan çok yönlü bir savaştır. Herkes bu gerçeği görmeli, eğer savaş istemiyorsa o zaman sorunların demokratik siyaset tarafından çözümünün önünü açmalıdır. Bu da ancak 30 Mart seçimlerini demokratik güçlerin kazanmasıyla olur.
Selahattin ERDEM
Yeni Özgürpolitika
- Ayrıntılar
İnsanlık tarihinin başlangıcından bu güne tüm insanların kutsadıkları değerler vardır. Kutsanan değerlerle esasta insanlar kendi değerlerine sarıldıkları ve kendi değerlerini kutsadıkları için insanlar bu kutsallıklara her zaman çok değer biçmiştir.
Kutsal kelimesinin kökeni Sosyal Bilim Akademilerinin hazırladığı bir sözlükte:
“Kutsal: Dinsel bir saygının konusu olanı dile getirir. Temeli ‘gıda’ anlamına gelen Sümerce ‘kauta’ kelimesine dayanır. Toplum yaşamında önemli olanın, değer olarak görülenin adeta dokunulmaz, değerli görülmesi anlamındadır ve insanın metafizik yönü için çok önemli bir yer tutar. Bu özelliğinden dolayı da toplum yaşamında kolay kolay değişmez. Her toplumun kendisi açısından kutsal saydığı, ona inandığı değer yargıları vardır. İnsanların daha çok inanç yanına hitap eder” diye ifade edilmiştir.
Başka bir sözlükte ise Kutsal ya da kutsallık:
“Güçlü bir dinî saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsî, mukaddes.
Sıfat olarak: Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen, kutsî, bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen.
Felsefe de ise: Tanrı'ya adanmış olan, tanrısal olan” olarak tanımlanmıştır.
Dikkat edilirse kutsallık atfedilen özellik ya da değer insanların bir nevi vazgeçilmezleri olmaktadır. Nedenini yukarıda ifade etmiştik. Çünkü değer verilen özünde bireyin ya da toplumun kendisidir. Çünkü kutsallık atfedilen gerçeklik özü itibariyle toplumu var eden, topluma ruh, maneviyat katan bir gerçekliktir. Çoğu zaman kutsallıklar maddi olarakta kattıkları olmaktadır. Özcesi kutsallar her toplum için çok fazla önemli olduğu için vazgeçilmezleridir. Çoğu zaman zihinsel yapı taşlarını bile oluşturan bu kutsallar ya da kutsallıklar bunun içindir ki göz nuru gibi üzerinde titrenilir.
Bu titreme başkaların değerlerinin aleyhine olursa bu elbette kabul edilmeye bilir, hatta dogmatizm olarak bile ele alınabilir. Hiç şüphe yoktur her kutsal putlaştırıldığı anda itibaren dogmalaşır ve özünde uzaklaşır.
Bu her iki gerçekliği gözeterek son dönemde yaşanan birkaç hususu belirtmek yararlı olacaktır. Olup bitenleri belirttikten sonra da Kürdistan gençliğine birkaç söz söylemekte yerinde olur.
Rêber Apo tam 16 yıl önce uluslar arası güçlerin ortaklaşa yaptıkları bir korsanlık ve çete eylemiyle esir alınarak TC devletine teslim edildi. Tam 16 yıldır İmralı’da en dayanılmaz şartlarda tek başına bir hücrede tutulmaktadır. PKK’nin yeminli düşmanları, uluslar arası emperyal güçler, sömürgeci güçler, ilkel milliyetçiler, faşistler, çeteler derken neredeyse her gün RêberApo’ya hakaret etmekten vazgeçmediler. Bunlar yetmedi yeminli PKK düşmanlarını televizyonlara çıkararak konuşturmak için Avrupalarda getirdiler. Yeminli PKK düşmanlarını günlük olarak meclislere çağırtıp konuşturttular. Bunlar yetmedi basın yoluyla, sanal yoluyla derken dünyanın en ileri düzeyde tecrit edilmiş olan insana yüzlerce, binlerce hakaretler yağdırlar. PKK’yi parçalamak için, Kürt halkını Rêber Apo’dan uzaklaştırmak için, kardeş halklar nezdinde itibarını düşürmek için neler yapılmadı ki?
Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bu düzeydeki bir özel savaş, derin özel psikolojik savaş, yalan ve yanıltmaya dayalı kirli savaşa rağmen RêberApo her geçen gün Kürt halkı nezdinde daha da güçlendi. Halklar nezdinde daha kabul edilir oldu. PKK hareketi ve kadroları için daha fazla sarılma ve onu takip etme gerekçesi oldu. Uluslar arası sahada daha fazla görülür oldu.
Onca kirli saldırılara rağmen RêberApo özgürlük hareketini ve özgürlük mücadelesini bugünlere getirdi. Hem de büyük bir inatla.
Gerçekler böyle olmasına rağmen şer odakları halen en kirli ve alçakça saldırılarını yürütmekten bıkmadılar. PKK’nin ve Kürt halkının yeminli düşmanları yeniden yeniden yeni planlar yaparak RêberApo’ya yeniden saldırmaya başladılar.
Biz bu şer odaklarının, özel savaş aygıtlarının, alçaklığın dip noktasına düşmüş bu kişilikleri, kurumları, partileri ve çevreleri biliyoruz. Kuyruk acılarının ne olduğunu da biliyoruz.
Ancak bir şey var ki onu anlamıyoruz, o da: KÜRT GENÇLERİNİN SESSİZ KALIŞINI…
Hani gençlik Apo’nun fedaisiydi?
Hani Önder Apo’ya yönelen eller kırılacaktı?
RêberApoKürt halkının ve Ortadoğu’nun bir kutsalıdır. Özelde Kürt halkı için yıllarca emeğine emek katarak kendisini Kürt halkının yaşamının gıdası kautası haline getirdiğini en çok bizler biliriz.
Gerçeklik buyken bu kutsal’a saldırıya sessiz kalan kim?
Kılı kıpırdamayan kim?
Sadece bir iki söz söyleyerek görevini yerine getirdiğini düşünen kim?
Kim, kutsal’a eksik yaklaşan?
Kimdir kendi değerlerine sahip çıkmayan?
Tek bir kelimeyle söyleyecek olursak: KÜRT GENÇLİĞİ…
Geçmişin yeminli Kürt düşmanları olan PDA’cıları onlarca hakaret yaparken bir köşeden durup susmak, izlemek şimdi Kürt gençliğine yakıştı mı?
Amed’de hem de gençliğin merkezinin yüreği olan Amed’de Rêber Apo’nun resimlerini Bilboard’larda tek tek söken TC polisine tek laf, tek bir taş, tek bir Molotof atmayan kim?
Amed’de halkımızın yüreğinin attığı merkezde herkesin gözünün içine baka baka Rêber Apo’nun resimlerini söken polislere karşı tavırsız kalan kim?
Kimdir ki Amed’i kendine başkent kılmış, kendine mesken ve Kâbe kılmış ancak kendi kutsalı bildiği değerlere tam da bu Kâbe olacak merkezde saldırısına karşı susan ve tek bir girişimde bulunmayan?
Hatırlayalım Hz. Muhammed’e yapılan hakarette dünya ne kadar sarsılmıştı? Müslümanlar değerlerine ne kadar sarılmıştı? Reflekslerin düzeyi ve dozajının ne olduğunu kim görmedi?
Gösterilen refleksler o düzeydeydi ki ABD başta olmak üzere tüm batı dünyası özür diledi, Hz. Muhammed’e hakaret edenlere karşı çıktılar.
Evet, Kürt halkının değerlerine saldırılmıştır. Bu değerleri koruyacak kesimlerin başında öncelikli olarak kesinlikle gençlik gelmektedir. Kadınlar ve analarımız gelmektedir.
Denilecek ki tek bir şey yapmadan sözle yetinenlere ne diyorsunuz?
Onlara bir şey demiyoruz, onlar kendi eylemleriyle ağırlıklarını göstermişlerdir. Eylemleri sözle sınırlı kaldığı için ağırlıkları da söz düzeyindedir.
Ancak kendisini Apo’nun fedaileri olarak tanımlayanlar sözle değil eylemle yaşadıklarını da herkes bilir.
Apo’nun militanları söz ile eylemin ortak olduğuna inanarak yaşayanlardır.
Bunu asla ama asla unutmadan Kürdistan gençliğini kendi görevi olan değerlerini savunmaya ve korumaya davet ediyoruz.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
30 Mart yerel seçimleri yaklaşıyor. Türkiye toz duman. 17 Aralık 2013 günü açığa çıkan gerçekler ile arkasında gelişenlerle bugüne gelenler Türkiye’yi sarsıyor. Türkiye tarihinde her zaman büyük sarsıntılara rastlamak mümkündü. Ancak bu kez sarsıntı çok derinlerden. Ve öyle görülüyor ki olup bitenler sadece buzdağının zirvesidir. Buzdağın gövdesi derinlerdedir.
17 Aralık’ta olup bitenleri birçok açıdan ele alıp değerlendirebiliriz. Eleştirebilir, yerebiliriz. Kimisi arka çıkar ya da yanında durur. Ancak bir gerçeklikte vardır ki Türkiye’de bunlar olup biterken dünün, şimdinin ve geleceğin faşist oluşumu CHP kendince bu olup bitenden yararlanmak istiyor. CHP gibi bir partinin en çok yararlanmak istediği coğrafyanın başında da Güney Batı’nınKürt Alevi çevreleri olduğu da açıktır.
CHP sahillerde önemli oranda Kemalist bir yapı oluşturmuştur. Oluşturdukları Kemalizm’in kesinlikle Milli Şefleri olan İnönü’nün Kemalizm’i olduğu da açıktır.
Bir önceki yazımızda 7 T’ler planında söz etmiştik. Bu 7 T’lerin uygulayıcısı tek kelimeyle söyleyecek olursak Mussolini faşisti olan Milli Şef İnönü’dür.
Te’dîb; yani hizaya getirmeyi; Tenkîl; yani cezalandırmayı; Taqtîl; yani katletmeyi; Tehcîr; yani göçertmeyi; Temsîl; yani asimilasyonu;Temdîn; yani medenileştirme ya da Türkleştirmeyi;Tasfîye; yani etkisiz kılma, ortadan kaldırmayı planlayan kişinin İnönü olduğunu bugün herkes iyi biliyor. Çünkü tarihte yapılmış olanların kimi belgeleri gün yüzüne çıktıkça bu gerçeklikler daha fazla açığa çıkıyor. Ve ortaya çıkan bu belgelerde Kürt halkına en büyük mezalimi uygulayan kişinin İnönü’nün: ‘’Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur’’ sözleri olduğudur.
Unutulmamalıdır ki: ‘’Kürt meselesi Türkiye’nin en mühim meselesidir. Kürtler Türkleştirilmelidir. Asimilasyonun ilk şartı dil öğrenmektir’’diyen parti dünün faşist CHP’sidir.
Şimdi ise aynı cephe bir adım daha ileri giderek Sosyal Faşist bir parti olmuştur. Başına ise Gladiodaroğlu isminde bir kişiyi getirmişlerdir.
Bu Gladiodaroğlu ismindeki kişinin bir Kürt, bir Dersimli, bir Alevi olduğunu söyleyenler çoktur. Her ne kadar biz bu zatın kendi ağzından duymamış olsak bile böyle birisi olduğuna inanmamız gerekiyor…
CHP gibi faşist bir partinin başına getirilen bu Gladiodaroğlu ismindeki kişi niçin durduk yere bu faşist partinin başına getirilmiştir? Bu sorudan daha makul bir soru herhalde olamaz.
Baykal’ın nasıl götürüldüğünü herkes biliyor. Birileri müthiş bir planlamayla kimsenin beklemediği bir an’da bir vuruşla süpürüp attı. Burada Baykal gibi siyaseten kabız ve tam bir Kürt düşmanı olan bir kişiliği savunacak değiliz. Ancak Baykal gibi bir kişinin sosyal faşist olan CHP’de tek ses iken alıp götürülerek yerine Şener Şen’in filmindeki Züğürt ağa gibi birisinin getirilmesi hakikaten üzerinde ciddi düşünülmesi gerekli bir durumdur.
Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki Gladio Daroğlu gibi birisi özel olarak bugünler için bir fırça darbesiyle getirilmiştir. Çok ilginç ama o güne kadar bu düzeyde önde olmayan silik bir kişilik nasıl oldu da okus pokusla bu sosyal faşist partinin başına getirildi?
Dediğimiz gibi özenle bugünler için hazırlandığı daha iyi anlaşılıyor. Baykal her ne kadar bu sosyal faşist partinin başında yıllarca kalmış ise de, gelecekte yani bugünlerde böyle bir kişinin artık ne Kürtlerden ne de Alevilerden alacağı bir oy vardı. Baykal duruşuyla tam dört dörtlük İnönü çizgisine giren bir kişi olarak, gelişen özgürlük hareketini frenleyecek, geriletecek, Kürdistan'da tutunabilecek bir kişilik olamazdı.
Ancak özgürlük hareketi her geçen gün gelişmekteydi. Ve gelişimini sürdüreceğini kestirmekte büyük bir kahinlik olmayacaktı. Özgürlük hareketinin gelişimi ise öncelikli olarak Kürdistan'ı tam yüz yıl önce yok sayarak bugünlerde sorumlu olan emperyalist güçlere zarar verecekti. Çünkü özgürlük hareketi birileri adına birilerini siyasetini yürütmeyeceğini on yıllarca sürdürdüğü pratikleriyle göstermişti. O zaman ne yapılmalıydı?
Yapılması gerekli olan özgürlük hareketine adım adım akan Alevi özelde Kürt Alevi potansiyelinin önüne geçmekti. Kürdistan’ın diğer bölgelerde özgürlük hareketi son derece etkiliyor ve kitleleri ayağa kaldırıyor. Birde özgürlük hareketi Alevi Kürt kitlesinin bulunduğu yerlerde etkili olmaya başlarsa o zaman kim bu gelişmeyi durdurabilir ki?
Alevi ve Alevi Kürtleri de yanına almış olan bir özgürlük hareketinin önünde hiçbir gücün duramayacağı açıktı. Kaldı ki özgürlük hareketi giderek daha fazla Alevi Kürtlere dönük bir açılım içerisine girmişti. İlk çıkışını Alevi Kürtler içerisinde yapan özgürlük hareketi Alevi Kürtleri ihmal etmenin özeleştirisini vererek yeniden Alevi Kürtlerle buluştuğu bir an’da işte Gladiodaroğlu ismindeki kişi CHP’nin başına getirilmesi bu bakımdan çok anlamlıydı.
Şöyle ki: her geçen gün daha iyi anlaşılıyor ki Baykal’a kaset darbesini yapan Fetullah’ın cemaatidir. Fetullah cemaatinin ise ABD güdümlü olduğunu bu işle uğraşan herkes biliyor. Yine herkes bu cemaatin çok derinlere gidildiğinde Gladio oluşumuna kadar gittiğini de herkes görür.
Unutmayalım Komünizme Karşı Mücadele Derneklerini kuran Gladio örgütüdür. Türkiye’de ise bu derneği ilk kuran Fetullah’tır, başka bir deyimle söyleyecek olursak Fetullah Gülen bir Gladio’cudur.
Gladio ilk darbesini 12 Mart’ta yapmıştır. İkinci darbesini 12 Eylül’de yapmıştır. Üçüncü darbesini de 28 Şubat’ta yapmıştır. Yukarıda saydığımız her üç darbenin yanında Fetullah Gülen yerini almıştır. İnanmayanlar Sızıntı Dergisinin 12 Eylül süreci ve öncesi süreçteki sayılarına bakabilirler. Ve tabii birde 28 Şubat sürecinde başbakan Erbakan için söylediklerine bakılabilirler.
Şimdi yeniden konumuza dönecek olursak, Gladiodaroğlu bir Gladio oyunuyla başa gelmiş ise o zaman bu Gladiodaroğlu’nun rolünü sormamız gerekmez mi?
Kürtlerin özelde Alevi Kürtlerin katili olan bir partinin başına getirilen bir Alevi, Kürt üstelik Dersimli yani Kürdistan'da en son soykırımın gerçekleştirildiği yerde dünyaya gözünü açmış biri.
Tüm verileri bir araya getirdiğimiz ortaya tek bir sonuç çıkıyor: Güney Batı ve Dersim KürtAlevilerinive Alevileri böylesi bir sosyal faşist partinin başına getirilmiş olan Gladiodaroğlu gibi bir kişinin eliyle, devlete daha doğrusu Gladio devletine bağlamaktır.
Bunun için önceki yazımızda “GÜNEY BATI İÇİN 30 MART, TARİHİ BİR KAVŞAKTIR” demiştik. Şimdi yine benzer bir şeyi söylemek istiyoruz. “GÜNEYBATI ALEVİLERİ OLARAK SEÇİMLERDE DOĞRU YERDE DURMAK” diyoruz. Biz Güney Batı derken tüm Alevi ve Kürt Alevilerini kastettiğimiz açıktır.
Evet, önümüzde 30 Mart yerel seçimleri duruyor. Tüm Alevilerin, özelde de KürtAlevilerin sosyal faşist partinin oyunlarına gelmemeleri gerektiğini, başına getirdikleri Gladiodaroğlu ismindeki kişinin de sadece ve sadece Gladio devletinin bir projesi olduğunu özenle belirtiyoruz.
Dikkat edelim, bu Gladiodaroğlu ismindeki kişi en çok inkar ettiği öncelikle Kürtlüktür, sonra Aleviliktir ve sonrada Dersimliliktir. Gladio projesi dediğimiz gerçeklik işte bu Kamber Genç tarzındaki sosyal faşist CHP’lilik ve Gladioculuktur.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Havada bahara doğru sis dolaşıyor. Bu yıl kar fazla gelmedi. Gerçi sel suları kirli sokakları biraz yıkadı ama bahara doğru giderken hava sis, hava toz, hava nem kokusunda. Sis, uzağı görmeyi belirsizleştirir, toz gözleri yaşartır, yakar. Nem, diz ve bel ağrılarıyla insanı iki büklüm yapar. Tüm bu olanlara karşın bilgeler der ki, akıl devreye girmezse savrulma, sağa sola yalpalama ve sağduyuyu yitirme yaşanır.
2014, 13 Şubat saat on biri on beş geçe TC savaş uçakları Kürdistan dağlarında, gerillaların denetimindeki alanlarda tur attılar. Zap vadilerinden Güney Kürdistan sınırlarını geçen savaş helikopterleri ise adeta “Uçak savarlarla bizi vurun” dercesine alanda pike yaptılar. Ama gerillalar mevzilerinde el tetikte sadece izlediler. Gerillalar biliyorlar; amaçtan kopuk, amaca hizmet etmeyen tek bir mermi sıkmanın bile hiçbir politik anlamı yoktur.
Peki, TC’nin uçak kaldırmasının, helikopterlerle sınırı aşmasının politik anlamı, getirisi nedir?
Gerillaları korkutmak mı? Asimetrik savaş taktiği mi? Hadi canım. Yıllardır uçaklarla savaşanlara bunun zerre kadar bir etkisi olmaz, olamaz. Ki zaten pratikte gerillalar sadece size gülüyor, hatta yapılan uçak masrafına acıyorlar.
“Biz varız ve tepenizdeyiz. Bahara yanlış yapmayın” mı demek istiyorlar? Olabilir. Ancak savaş yasalarının en önemli ilkelerinden birisi; savaştığı karşı gücü tanımayanlar yenilgiye mahkumdur. Tersi de doğrudur; iyi tanıyan yener, yenilmez.
Kürt özgürlük gerillaları, 35 yıllık pratiklerinde, halkın özgürlük savaşında hangi zaman ne gerekirse hiçbir gücü ya da tehdidi önemsemeden adım atmış, durması gerektiği yerde de durmasını bilmiştir. Yani uçakların uçuşu gerillayı ne olumsuz, ne de olumlu etkiler. Gerilla, kendi stratejisini uygular.
Gerillalar sisli havada sisin ötesini görebilme yeteneğine sahipler, gece karanlığında ayakaltıyla his ederek yol alırlar; nemli havada ani terlemelerin, yersiz hareketlerin bel kıracağını bilirler.
Uçun beyler! Ortadoğu semaları sisli, çöl, toz fırtınaları esiyor. Nerede duracağı bilinmiyor. Sular bulanık, yüzmek istiyorsunuz, bu sizin tercihiniz, olabilir. Ama bilmeniz gerekir ki gerilla savaş ilkesi kendi zamanını kendi belirler.
Medet serhat
- Ayrıntılar
Yerel seçimlere az bir süre kalmışken tüm partiler propagandalarını sürdürüyorlar. Söylemlerin çoğu propaganda ve vaad içerikli olmaktan kurtulmuş değil. Bu yazımızda Anadolu’nun önemli bir kenti olan Antep’in temel sorunlarından bazılarına parmak basıp, çözümlerine ilişkin görüşlerimizi belirteceğiz.
Öncelikle belirtilmesi gereken nokta Antep’in sorunlarının da çözümünün de çok yalın ve açık olduğudur. Bu yalınlığa karşın adayların çoğunun öne sürdüğü çözümlerin bu yalınlığa uymadığını görüyoruz.
Antep’e ilişkin haberleri ve halkı dinlediğimiz de ilk ve en yoğun dile gelen sorunun Suriye’deki savaşla bölgeye göç etmek zorunda kalmış mültecilerden kaynaklı olan sosyal ve ekonomik sorunlar olduğunu görüyoruz. Her on Antepliden birinin mülteci olduğu söyleniyor.
Peki, bu sorun neden bu duruma geldi diye soruyoruz. Cevabı çok nettir. Türkiye devletinin bölgede yürüttüğü politikaların sonucu bu sorun bu hale gelmiştir. Suriye’ye müdahale etmenin uluslar arası zeminini yaratmak için pek çok uluslar arası ve bölgesel güç gibi Türkiye devleti de Suriye’deki muhalif guruplara gerek lojistik gerekse de askeri destek verdi. Antep ve Urfa başta olmak üzere bölgeyi muhalif grupların bir geri cephesi haline getirdi. Bu faaliyetlerinin temelinde bölgesel ve küreselemperyal güçlerin çıkarları vardır. Özel de de Rojava diye tanımlanan Kuzey Suriye’de Kürtler başta olmak üzere bölge halkının demokratik iradelerinin örgütlenmesinin engellenmesi için çok yönlü politikalar yürütmüş ve yürütmeye devam etmektedir.
Bu sorunun çözümünün partilerin yerelden çok bölgesel ve genel politikalarıyla bağlı olduğunu görüyoruz. Hem Akp hem de Chp’nin bu konuda şimdiye kadar eskiyi aşacak bir politikasının olduğunu görmemekteyiz. Bırakalım sorunu bölgenin demokratik bileşenlerinin öz iradeleriyle çözmesine destek vermek, bunun olmaması için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Böyle yaklaştıkları müddetçe de sorunu çözecek güç olmayı değil de sorunu derinleştirecek güç olacakları açıktır.
Mevcut siyasi partilerden bu konuda tavrını net olarak ortaya koyan HDP dışında geçmişi aşan bir politikaya sahip parti görünmemektedir. Ortadoğu halklarının tarihi açısından çok kritik bir yere sahip olan Rojava Kürdistan’ındaki gelişmelere demokratik ilkelere göre yaklaşamayan bir gücün hem bölgenin hem de Antep’in sorunlarını çözemeyeceği nettir.
Antep’in diğer bir sorunu Türkiye devletinin yaklaşık 90 yıllık kapitalist politikalarının sonucu çekilmez aşamaya gelmiş kentsel sorunlardır. Türkiye özellikle son elli yılda uygulanan politikalar nedeniyle ciddi sosyal ve ekonomik sorunlar yaşamaktadır. Köy-kent nüfusundaki dengesiz farklılaşma, köy yaşamıyla birlikte, tarımı bitirme aşamasına getirirken, kentleri de kanser gibi büyütmüştür. Köylerin yok olmaya doğru gitmesi, kentlerin aşırı büyümesi ekonomik sorunları en üst aşamaya getirmiştir. Antep’in yerel yönetimine aday partinin sanayi politikaları kadar hatta ondan daha fazla tarım politikaları olmazsa, köyden şehre göçü engelleyecek hatta tersine çevirecek politikaları olmazsa Antep’in sorunlarını çözemez. İnsanlık tarihinde, ekonominin, sosyal yaşamın köy-kent arasındaki dengeli ilişkiyle bu güne kadar gelindiğini görmekteyiz.Bu dengeyi bozan kapitalizmin kar politikaları hem şehrin ekonomik sosyal yapısını bozarken aynı zamanda doğaya da ciddi zararlar vermiştir. Son günlerde tüm Türkiye’de görülen kuraklık tehlikesinin asıl nedeni söylenenin tersine yağışın azlığı değildir.Kuraklığın asıl nedeni kapitalizmin sanayi politikalarıdır.Mevcut partiler ve adaylar kapitalist düşüncede olduklarından dolayı bu sorunların çözümüne,nedenlerini aşan kökten değil, geçici gündelik yaklaşımlar sergilemektedirler.
Antep’in üçüncü ve temel problemlerinden olan sorun demokrasi sorunudur. Siyaset felsefesinin tekler üzerinden temellendiği günümüz kapitalist modernitesinde yerel yönetim, demokratik yönetim sadece bir söz ve kandırmaca durumundadır. Erkek egemenlikli, egemen ulus milliyetçiliğinin egemen olduğu bir siyasal anlayışla Antep gibi çok farklı etnik ve inanç yapılarından oluşan bir kentin şimdiye kadar ki yönetimi genel Türkiye devletinin bir yansıması olarak bu renkleri inkar üzerinden gelişmiştir. Zaten kadının renginin, Antep’in yönetimine katılması gerçekleşmemiştir. Kadının ve farklı etnik-inanç guruplarının örgütlü güç olarak Antep’in yönetimine katılması konusunda ne Akp, ne de Chp’nin bir projesi vardır. Esasta eski politikalara devam demektedirler.
AKP’nin kadın ve aile politikalarından sorumlu bakanının Antep’i yönetmeye aday gösterilmesi koskoca bir aldatmacadan öte bir şey değildir. Zaten bakan olduğu dönemde bırakalım kadın hakları, kadının örgütlü bir şekilde siyaset katılımını sağlamayı Akp’nin en geri erkek egemen politikalarının uygulayıcısı olmaktan öteye bir pratiği olmamıştır.
Tüm bu sorunların çözümünün AKP’den de, CHP’den de beklenemeyeceği gün gibi açık ve ortadadır. Partilerin seçim programlarını incelediğimizde tek çözümün HDP’de olduğunu görüyoruz. HDP hem zihniyet olarak hem de kitle potansiyeli olarak Antep’in sorunlarını çözecek yapıyı göstermektedir. Tek eksiklik bu anlayışı tabanda örgütlenmeler, kurumlaşmalar yaratarak yaygınlaştırmaktır. Bu da aşkla, azimle çalışan demokrat öncülerle aşılabilecek bir durumdur. Ha gayret! Son iki ay!
G.Suat Tekin
- Ayrıntılar
İsminiz, cisminiz, renginiz, bakışlarınız, konuşmalarınız hiç yabancı gelmiyor. Acaba daha önce nerede, nerelerde karşılaştık. Ortadoğu bildiğiniz, gibi karmakarışık insanlar hatırlanamayacak kadar çok gelir ve hiçbir zaman geldiği gibi olmaz ama bir şekilde gider. Siz buralı değilsiniz, çünkü beyninizde insana ait güzellik, ayaklarınızda Arap çöllerinin yanığı, Kürt dağlarının nasırı görünmüyor. Evet, tanıdım, siz tabii bir İngiliz centilmeni, bir Fransız mösyösü, yere basmayan ayaklarınızla tekrar çökmüşsünüz Ortadoğu’nun tepesine.
Hatırlıyoruz da biz sizi komplolarınızla, ihanetlerinizle, yalan ve riyalarınızla tanıdık. Tanıdık çünkü siz gelinceye kadar Ortadoğu bunların yabancısıydı, mertçe bir yaşamı vardı, düşmanlıkta, dostlukta yüz yüzeydi buralarda, vurulacağı zaman kişinin geçirilirdi önüne salavat istenirdi önce ve vurulurdu. Yada sevdası Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Derweş ile Adule ve Mem ile Zin’di ihanetsiz ve tekti. Anlayacağınız siz gelmeden önce de burası kavgalıydı ama insanlığı yozlaşmamıştı.
Siz yozlaştırdınız buraları nasıl mı, örnekleriniz çok ama bazılarını sayalım: Kürt ulusal direnişinin, dönüm noktalarında uğramıştınız Kürt ovalarına, Bedirxan Beyi, kandırıp sürmüştünüz, kışkırttığınız Süryanilerin üstüne, kadim kardeş halklar arasında kan davası başlatmıştınız. Kendi menfaatleriniz için kendi dindaşlarınızı kışkırtıp katliam fermanlarını yazdırmıştınız, birde Kürt ülkesinin sömürgeciliğe karşı direnişine bu oyunla çok büyük bir darbe indirmiştiniz. Sonrası da var biz sizi Dersim’de tutmadığınız sözlerle, umut verip canını aldırttığınız isyancı, özgürlükçü insanların, cenazelerinde ki size inanmış olmanın verdiği acı bakışlarda gördük. Birde Ağrı Direnişi var, geliyoruz dediğiniz Kürtler, destek sözleri verdiğiniz Kürtler, bir anda şarap masalarında petrol karşılığında, Zilan’da katlettirip kanını içtiğiniz Kürtler oldu. Evet, İngiliz mister Mark Sykes ve Fransız mösyö Georges Picot biz sizinle tarihin en berbat zamanlarında tanıştık. Maalesef bunlar sadece tarihte kalmadı torunlarınızın da sizden pek farkı yok, bu günde direnenleri NATO’nun 5.maddesiyle yok etmeye çalışırken, yanına çekebildiklerini de Avrupa’nın liberal kalıplarında eritip kendi halkına düşman birer işbirlikçiye çeviriyorlar. Komplolarda değişmemiş, mesela Paris yine aynı Paris yozlaşmış insanların, ahlaksız özgürlüklerin, namussuz iktidarların ve alçak suikastların başkentinde Sara, Rojbin ve Ronahi.
Kimse iyi hatırlamasa da herkes “Cenevre yenidir, daha birinci, ikinci toplantıdır” dese de biz hatırlıyoruz size de hatırlatalım. 1915’iniz var birde tabii belki hatırlamazsınız, yıllanmış şaraplar dökülüyordu, kibar hizmetçilerin elinde ki kan kızılı şişelerden, centilmen ellerinizde ki kadehlere, çok içmiştiniz, bundandır hatırlamazsınız belki, elinize cetvel alıp parçaladığınız insanlığı, şimdi o parçalanmışlığın sonuçlarını yaşıyoruz.
Nasıl mı? Bakınız 22 parçaya böldüğünüz Arapların günlük bilançosu 1000 ölüden 10 000 sakattan aşağı düşmüyor. Kürtler hala bölünmüş bedenlerini (anavatanlarını) binlerce şehidin kanıyla yoğurup birleştirmeye çalışıyor. Sizin gibi cahillere medeniyeti biz getireceğiz, fesimizi, kefiyemizi, şal, şepik, şutiğimizi gericilik diyerek yasakladınız. Yerine getirdiğiniz şapka bu güneşte işe yaramıyor, soğukta ısıtmıyor, insan onu alıp ikiye bölerek yarısını arkadaşına veremiyor, kanını da, terini de onunla silemiyor.
Şalvarımız yerine getirdiğiniz, kot pantolon bir teşhir malzemesi insan giymeye de giyene bakmaya da utanıyor. Bir de onun taşlamasını –model, şekil verme işi- çıkardınız, bunun işinde çalışan genç yürekler kansere kapılıp acı çekerek ölüyor. Daha da acısı getirdiğiniz medeniyet beyler, bu gün silah ticareti olmuş, bomba pazarı olmuş, önce sattığınız parası olarak sonra öfkeli bedenlere sarılıp size dönüyor. Ama maalesef sadece size dönmüyor, her saat başı bir yerinde Ortadoğu’nun normalleşmiş bir patlama haberi oluyor.
Evet, biz sizinle buralardan tanışıyoruz, Sayın Avrupa, insanlığın üvey çocuğu, sevimsiz, şımarık velet, tanıdık seni, hiç değişmemişsin, yine konferanslar topluyorsun, şirin görünmek için, “dünyayı öfkeyle değil, tebessümle kurtaracağım” diyerek. Gülüyorsun ceset sayılarına, ee gülersin tabii mermiyi sen satıyorsun, patlayan bombanın kilo hesabı bağlar seni, insansız Ortadoğu’nun petrol hazinesi ilgilendirir. Birde bunu kabullenecek, sana biat edecek insanlar olmalıdır çevrende, gani gani petrol yağdırsın ve senin daha rahat sömürebilmen için burayı birkaç devlete daha parçalasın diye topluyorsun bu konferansları da, senin dilini bilen kendi dilinden utanan bu fırsatçıları da. Haklısın tabi senin de işin bu sen ancak senin adına savaşanlar oldukça varsın, ancak varlığını sana feda edip bu ilericilikten! Mutlu olanlar oldukça!
Bunun içindir Cenevre’ye Kürtler giremez deyişiniz çünkü Kürtler artık eski Kürtler değil, gelmiyorlar artık senin oyunlarına, bak kendi sistemlerini kurdular, kendilerini yönetiyorlar. Senden icazetsiz olduğu için kızıyorsun doğaldır. Sen kendini en ileri, en gelişmiş görüyorsun, bundandır senin sistemsizliğini, krizli toplum ve iktidar gerçeğini kabul etmeyen bir ulusa diş bilemen, sen hala “cetvelle kurtarmaya çalışırken dünyayı”, Kürtler kırdı bütün şablonları, Cenevre’ye çağırmadın da ne oldu?
Sen kaybettin tüm gerici, çirkin yanların tekrar su yüzüne çıktı. Herkes gördü halklar karşıtı sistemini, “bağlayıcılığı olmayan kararlar lafazanlığını” işte bu oldu. Çağırsaydın da ne olurdu? Kürtler yine kendi sistemiyle yaşardı, zaten senin vereceğin bir şey yok, kahramanları direndi ve aldı. Ama davet etseydin, sen kendi itibarsızlığını biraz da olsa kamufle edebilirdin yada tarih karşısında katline ferman çıkardığın, parçalara ayırdığın bu halktan ve Kürtler şahsında tüm Ortadoğu'dan özür dileyebilirdin.
Ama yapmadın çünkü sen her zaman ki gibi bunları anlayacak zihinsel gelişmeye ulaşamamışsın. Ama bak Ortadoğu’nun yiğitleri bu zihni devrimi gerçekleştirmiş. Ortadoğu’nun yiğitleri artık oyuna gelmiyor, hesap soruyor.
ALİ ARAP
- Ayrıntılar
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a ve şahsında Kürt halkına yönelik tezgahlanan 15 Şubat 1999 Uluslar arası komplosunun 15. Yıldönümünü yaşıyoruz. Her alanda Kürtler komployu protesto eden eylemler yapıyorlar. Önder Abdullah Öcalan’a ve özgürlük mücadelesine sahip çıkıyorlar. Uluslar arası komplo her yerde tartışılıyor. Bu yıldönümündeki tartışmalar her zamankinden daha yoğun ve farklı. Tartışmalar Kürt Halk Önderi’nin 2013 Newroz’unda yaptığı çağrı temelinde gelişen yeni demokratik çözüm süreci ile birleşiyor.
Uluslar arası komplonun 9 Ekim 1998 günü Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkartılarak Yunanistan’a gidişinin sağlanmasıyla başladığı biliniyor. Hedef, uçakla indiği Atina Hava Alanından içeri alınmayarak ortada bırakmaktı. Geri dönmek mecburiyetinde bırakarak kimsenin sorumlu olmayacağı bir ortamda yok etmekti. Önder Abdullah Öcalan’ın imhasına dayanarak da PKK’yi tasfiye etmekti. Böylece Kürt direnişini ezerek Kürtler üzerindeki inkar ve imhayı başarıya götürmekti.
Önder Abdullah Öcalan Atina’dan Moskova’ya giderek 9 Ekim komplosunun bu amacını başarısız kıldı. Fakat 9 Ekim imha planı boşa çıkartılsa da komplo sona ermedi. Komplocu güçler tarihin en amansız bir uluslar arası takibiyle komployu sürdürdüler ve 15 Şubat 1999 korsanlık olayına kadar götürdüler. Böylece Önder Abdullah Öcalan’a ve Kürtlere yöneltilen uluslar arası komploda ikinci aşamaya geçilmiş oldu: İdam yöntemiyle imha aşaması!
1999 Yılının Mayıs ve Haziran aylarında hepsi formalite olan sözde bir yargılamanın İmralı Adası’nda nasıl yapıldığı biliniyor. Sonucu baştan belli olan bu sözde mahkemenin hiç düşünmeden idam cezası verdiği de! Komplocuların hesabına göre, Önder Abdullah Öcalan’ın fiilen yönetmediği PKK altı ay içinde tasfiye olacak, PKK’nin tasfiyesi ardından da İmralı mahkemesinin verdiği idam kararı rahatlıkla uygulanabilecekti.
Fakat komplocuların bu hesabı da tutmadı. Bekledikleri gibi PKK tasfiye olmadı. Dolayısıyla İmralı mahkemesinin verdiği idam kararı uygulanamadı. Bu durumda idamın PKK’yi tasfiyeye götürmeyeceği değerlendirilerek, İmralı’da çürütme politikası uygulanması daha doğru görüldü. Zamana yayılmış çürütme politikası ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan çalışamaz ve üretemez kılınacak, böylece düşünce gücünden yoksun bırakılan PKK de tasfiye olacaktı!
Tabi komplocuların bu hesabı da tutmadı. Sosyal demokrat Ecevit’in düşünce gücüne dayanılarak uygulanmak istenen bu politika da komployu başarıya götürmedi. Önder Abdullah Öcalan hiç kimsenin ihtimal vermediğini yaptı, herkesin olamaz dediğini başardı. İmralı baskı ve tecrit ortamını bir okula dönüştürmeyi ve Kürt sorununun demokratik çözümünün teori ve stratejisini geliştirmeyi sağladı. Böylece İmralı çürütme politikasını da yenilgiye uğratmayı başardı. On ikinci yılında bugün çatırdamakta olan AKP iktidarına sıra böyle geldi.
Geçen on bir yıl boyunca uluslar arası komployu başarıya götürebilmek için AKP’nin yapmadıkları kalmadı. Tabi arkasında başta ABD olmak üzere komployu yürüten tüm uluslar arası güçler vardı. ABD’nin Irak’ı işgaline dayanılarak PKK’yi içerden bölüp tasfiye etmeyi amaçlayan bir provokasyon hareketi dayatıldı. Bu başarısız kalınca yeniden topyekun mücadele konsepti ile saldırıya geçildi. İmralı’da Kürt Halk Önderi üzerindeki baskı ve tecrit en üst düzeye çıkartıldı, Kürt demokratik siyaseti üzerinde siyasal soykırım operasyonu yürütüldü, başta Kürt çocukları, gençleri ve kadınları olmak üzere tüm halk üzerinde yoğun bir polis terörü uygulandı, gerillaya dönük defalarca ezme operasyonları geliştirildi, vs.
Fakat AKP’nin tüm bu baskı ve terör politikaları sonuç vermediği gibi, oldukça usta olduğu oyun ve hileleri de sonuç vermedi. Ne kadar taktiğe başvurduysa uluslar arası komployu başarıya götüremedi. Şimdi 15 Şubat komplosunun on altıncı yılına girerken AKP iktidarının temelleri sarsılıyor. Buna karşı Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve Kürt Özgürlük Hareketi bölgenin en dinamik ve etkili siyasal gücü olma konumunu ve özelliğini sürdürüyor.
On beş yıl gibi uzun bir süre değil çalışmak, İmralı’da yaşamak bile başlı başına büyük bir mucizedir. Bu on beş yılın her anının en ağır psikolojik savaşa karşı müthiş bir direniş olduğu tartışma götürmezdir. Önder Abdullah Öcalan on beş yıl boyunca böyle mucizevi bir direniş konumunda yaşadığı gibi, bu on beş yılı düşünce üretiminin en verimli dönemi haline getirmeyi de başarmıştır. Bu süreçte hazırladığı irili ufaklı 12 ciltlik Savunmalarıyla iktidarcı ve devletçi uygarlıkla kapitalist modernite sistemini yargılamış ve insanlığa özgür ve demokratik yaşamın yolunu göstermiştir. Savunmaların hazırlandığı ağır tecrit koşulları dikkate alınırsa, önem ve değerlerinin ne kadar yüksek olduğu daha iyi anlaşılır.
Şimdi uluslar arası komplo ve İmralı sistemine karşı on altıncı yıl mücadelesine ilişkin de üç hususu vurgulamak önem taşımaktadır. Birincisi İmralı’da on beş yıl dolmaktadır. İmralı sisteminin ABD ve Avrupa tarafından oluşturulduğu, Türkiye’ye de gardiyanlık görevinin verildiği bilinmektedir. O halde İmralı’da Avrupa hukukunun geçerli olması gerekir. Avrupa hukukuna göre de, müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet cezaların on beş yılı dolduktan sonra mahkeme yeni değerlendirme yapar ve yeniden karar verir. Bu kararla ceza devam ettirildiği gibi, sona erdirilerek tutuklu serbest bırakılabilir de. On beş yıl dolduğuna göre, Türkiye’deki tartışmalardan bağımsız olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın durumunun mahkemece yeniden değerlendirilmesi gerekir. Bu on altıncı yıldaki hukuki mücadele alanını oluşturuyor.
İkincisi ise siyasal alanda yaşanacak yoğun mücadeledir. Hem 2011-2012 direnişinin ve hem de 2013 yılı mücadelesinin ortaya çıkardığı ciddi sonuçlar vardır. Türkiye’deki seçim süreçleri ve AKP-Fetullahçı çatışmasının yarattığı çok önemli bir siyasal süreç söz konusudur. Buna bir de Ortadoğu’da yaşanan Üçüncü Dünya Savaşının düzeyi eklenirse, komploya karşı on altıncı yıl mücadelesinin ne kadar karmaşık ve sonuç alıcı olacağı çok açık bir biçimde görülür. Bu yılda Türkiye, İran ve Kürdistan üçgeninde çok önemli siyasal ve askeri gelişmelerin yaşanacağı açıktır. Önder Abdullah Öcalan’ın yürüttüğü Kürt özgürlük mücadelesi en güçlü ve tarihi kazanımlarını elde edecek düzeydedir.
Şimdiye kadar fazla gerekmiyordu, ama İP(İşçi Partisi)’nin son hezeyanları sonucunda üçüncü olarak da ideolojik mücadeleyi belirtelim. İP ve onun sözde liderliği kendilerini hapishaneye tıkanlara bir şey diyemeyince, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a saldırarak durumunu maskelemek ve kamu oyunu yanıltmak istiyor. Türkiye’de geçerli olan “PKK’ye ve Liderine saldırarak kendini kurtar” taktiğine başvuruyor. Teknik hilenin her türünü kullanarak Önder Abdullah Öcalan’ı “Kötüleyecek” kasetler yayınlıyor. Kasetli mücadeleyi Fetullahçı efendilerinden çok iyi öğrenmişe benziyor.
Bütün çabalarına rağmen, aslında yayınladıklarında yeni ve bilinmeyen pek bir şey de yok. Eğer kırpılarak saptırılmazsa, Önder Abdullah Öcalan’a ilişkin yayınlananların özünü zaten defalarca yazmış ve söylemiş bulunuyor. Bazıları bunu “Abdullah Öcalan’ı itibarsızlaştırma operasyonu” olarak değerlendiriyorlar. Yapanların amacı bu olabilir, fakat bu tür çabaların Kürt halkının ve insanlığın gönlünde taht kurmuş olan Önder Abdullah Öcalan’ı sarsması mümkün değildir. Bunlar beyhude çabalardır.
Merdi Kıpti secaat arz ederken sirkatin söylermiş. Yani Çingene yiğitliğini anlatırken hırsızlığını ele verirmiş. Burada Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sözde İmralı sorgusunun kasetlerini yayınladığını söyleyenlere şunu sormazlar mı: Bu kasetler sizde ne geziyor? Yoksa uluslar arası komplonun ve İmralı soruşturmasının içinde miydiniz? Yoksa gerçekten Ergenekoncu ve kontrgerillacı mısınız? 1972’de direnerek şehit düşen Önderler, sizin için daha o zamandan “Ajan” demişlerdi. Yaptıklarınız bu sözleri doğrulamıyor mu? Kırkbeş yıldır Türkiye’deki demokratik devrimi tasfiye ettiniz, şimdi de Kürdistan Devrimini ve Türkiye üzerindeki etkilerini tasfiye etme görevini mi üslendiniz?
Altın pas tutmaz! Güneş balçıkla sıvanmaz! Ajan, dönek ve tasfiyecilerin çamurları özgürlük ve demokrasi duvarında iz bırakmaz! On altıncı yıl mücadelesi uluslar arası komployu yerle bir ettiği gibi, komplonun uşaklarını da tarihin çöp sepetine atmayı bilir!
Selahattin ERDEM
Yeni Özgür Politika
- Ayrıntılar
